Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yıkım



İşte günün en güzel saati gelmişti. Her gece olduğu gibi bu gecede yatağına yattı ve gülümseyerek düşünmeye başladı. Tam doksan gece sonra bu yatağa Ayşe’yle yatacaktı.
Çok değil sadece  doksan gece sonra, onu kollarının arasına alacak, yıllardır özlediği nefesini içine çekecek, sabahlara kadar Ayşe’sini sevip okşayacaktı. Aslında dün sabah belediye yıkım ekipleri geldiğinde  çok korkmuştu. İki saat kadar süren korkusu  mahalle halkının müthiş  direnişiyle, sevince dönüşmüştü. Yıkıma gelenler nasıl da kös kös dönmüşlerdi. Böyle bir direnişten sonra bir daha zor gelirlerdi. Neyse ki seçimler de yakındı ve nasıl olsa bu sefer tapularını alırlardı. Zaten bu yıkıma gelme ve hemen korkup kaçmalar falan da laftı. Körolasıca muhalefetin tutturmasına karşı göz boyuyorlardı işte. Gerçekten yıkacak olsalar mahalleye cami, yaparlar mıydı? Otobüs seferi koyarlar mıydı? Bütün mesele birlik olup direnmekteydi. Direnmişlerdi ve adamlar da arkalarına bakamadan gidivermişlerdi.
Evini çok çalışarak yapmıştı dünkü direnişten sonra içi iyice rahatlamıştı. Artık evinin onarımını daha keyifli yapacaktı. Hoş bitirilmesi gereken işler de iyice azalmıştı.İki odanın tüm işleri bitmiş, sadece mutfağın ve çatının onarımı kalmıştı. Doksan günde on iki tane Pazar günü vardı. Aylardır yaptığı gibi Pazar günleri  inşaata çalışmaya gitmez, evini onarmaya devam ederdi. Yok yok, son  iki Pazar gününü saymamak gerekiyordu, o günlerde artık evi yeni baştan temizler, Ayşe’nin çeyizindeki perdeleri divan örtülerini sererler ve her şeyi tastamam hazır ederlerdi.İşte bir g ecenin daha yarısına gelmişti. Sadece Seksendokuzbuçuk gece kalmıştı. Başucundaki Ayşe’sinin  resmine uzun uzun baktı. Elini apış arasına soktu, kasıkları sızladı, gözlerini yumdu.
Vakit gece yarısını geçiyordu.
 Cep telefonu çaldı. Amiri  nerede olduğunu sordu,mahalleye ulaştığını duyunca keyiflendi. Sert bir sesle ‘hiç düşünme ilk rastladığın üç evi yerle bir et, ve hemen geri dön. Devamını yarın sabah hallederiz. Şakamız olmadığını anlarlar.İş bitince beni aramayı unutma’ diyordu. ‘Başüstüne amirim’ dedi. Buldozeri biraz daha sürdü. İlk evin önünde durdu. Evlere şöyle bir baktı hepsi karanlıktı. Belli ki herkes uyuyordu. Başını direksiyona dayadı ve gözlerini yumdu. Kaskatı kesilmişti.
Yapılacak iş miydi bu?Gece yarısı herkes uykudayken ‘Gidin yıkın’ demek kolaydı. Aklından ‘Ya birilerinin ölümüne sebep olursam’, ‘Ya sonunda hapislere düşersem’, ‘Ahirette nasıl  hesap vereceğim allahım’ diye karmakarışık düşünceler geçiyor, terliyor, kalbi çarpıyordu. Şimdi şuracıkta gözlerini  hiç açmadan sonsuza kadar uyumak istiyordu. Böyle akıl almaz yöntemleri nereden çıkarıyorlardı. Gecenin  yarısında ,bu koskocaman aletin direksiyonunda  üç kuruş maaş için çabalamaktan nefret ediyordu. Eskiden böyle işler yoktu. Neresi, ne zaman yıkılacak, önceden ev sahibine haber verilir,evinin istimlak gideri karşılanır, insanlar biraz direnseler de olaylar büyümezdi. Ama son günlerde her şeyin çivisi çıkmıştı. Dün sabah geldiklerinde; insanlar çığlık çığlığa  ‘Kimse bize haber vermedi’, ‘Ne olur yıkmayın, önümüz kış’ diye ağlaştıkça onun da içi kan ağlamıştı. Bu mahalle bir başka türlü direnmişti. Bir yandan çocuklar, kadınlar ağlaşıyor, yalvarıyor, diğer yandan erkekler taşlarla, sopalarla saldırıyor, kendilerini yakacaklarını haykırıyorlardı. Üstelik bütün basını da hemen toplayıvermişlerdi. Vallahi iyi de etmişlerdi. Ama şimdi gözkapakları ağırlaşıyor, direksiyonu tutan elleri zangır zangır titriyordu. ‘Ya bir gün kendi evini de yıkmaya gelirlerse çoluk çocuk nereye giderlerdi’, Köylerini yakıp yıkanlar, onları bu kente mahkum edenler ortalıkta dolaşıp havalarını atıyorlardı’, içini yakan çaresizlik tüm bedenini sarmış, bütün vücudunu bir titreme almıştı. Gözlerini açamıyordu.
Cep telefonu çaldı. Gözlerini araladı, telefonu el yordamıyla açtı. Amiri sert bir sesle’daha bitmedi mi?’ diye sordu. Gözleri kapalı dozeri sürdü. Kepçe havalandı.



Mahalleli uykusundan ‘deprem oluyor’ çığlıklarıyla uyandı.
 Güneş doğduğunda yıkıntıların arasından iniltiyle karışık bir ses duyuluyordu. Seksendokuz gecemiz kaldı Ayşem.’

Nevzat Süer Sezgin

ALEV ALEV…

Ne yaparsa yapsın ,içindeki coşkuyu saklayamıyor.
Yıllardır bu anı beklemişti.Kaç kez onları kimsenin tanımayacağı bir tatil beldesinde buluşup sabaha kadar sevişmeyi,konuşmayı dertleşmeyi planlamışlar, ama hep son anda bir engel çıkmıştı.Ya çocuklarından, ya işlerinden ya da eşlerinden kaynaklanan sorunlarla yaptıkları planlar bozuluyor, buluşma erteleniyor ve özlem artıyordu.Onu, ne zamandır bu kadar çok sevdiğini,arzuladığını bile unutmuştu.Bu aşka kapıldığından  beri, gerçek yaşamında  bir tiyatro oyuncusu gibi,   iyi iş kadını, iyi eş ve iyi anne rollerini en güzel şekilde oynuyordu.Bütün gün yüreğinin çırpıntılarını yatıştırıyor, tüm coşkusunu geceleri herkes uyuduktan sonra evin kuytu bir köşesinden yaptığı telefon konuşmalarına saklıyordu.Seslerini seslerine katarak konuştukça bütünleşiyorlar ,bütünleştikçe düşleri zenginleşiyordu.Bir gün mutlaka tek bir gece bile olsa birbirlerinin kollarında sabahlayacakları umudundan hiç vazgeçmiyor, kocasıyla sevişirken gözlerini kapatıverip bu düşünü gerçekmiş gibi yaşamayı sürdürüyordu.Aylar ayları ,yıllar yılları kovalamıştı.Şimdi,  ikisi de bu güzel tatil beldesinde , her şeyin aşk için düzenlendiğini hissettiren otel odasında bir araya gelmişlerdi.Duşun altında bunları düşünürken yaşamdan kendisi için çaldığı bu kırk sekiz saatin her anını düşlediği gibi,hatta düşlediğinden de muhteşem geçireceğini hissediyordu.Çünkü buluştukları andan beri her  an harikulade geçmiş,yol boyunca telefon yerine sevdiğiyle yan yana oturup konuşmanın, el ele tutuşmanın ,onun göğsüne yaslanıp uyuklamanın tadını vücudunun bütün hücrelerinde hissetmişti.Şimdi banyodan çıkacak ve alev alev yanan vücudunu düşlerindeki erkeğine teslim edecekti.Beyaz otel havlusuna sarınarak duştan çıktı.Yatakta onu bekleyen şölene doğru açık pencereden garip ,rahatsız edici bir koku geldiğini fark etti,pencereyi kapattı,perdeyi çekti ve bir alev topu gibi yatağa atladı.
  Alevler görünmeden önce yanık kokusunu duymadığı için yaşlılığına söylenerek koşmaya çalışıyor..
Evet artık yaşlanmıştı , ne burnu eskisi gibi koku alabiliyor , ne bacakları eskisi gibi hızlı koşabiliyor ne de sevgili yoldaşlarına eskisi kadar söz geçirebiliyordu.Yoldaşları artık tek bir komutla durmuyorlar,tek bir komutla ilerlemiyorlardı.Her biri başka tarafa dağılıyor ,onun seslenmelerine pek aldırmıyorlardı.Sabahları her şey daha kolaydı ama akşamları köye dönerken kendisini çok yorgun hissediyor ve hemen kıvrılıp yatıyordu.Bu köyde, bu iş de artık ona katlanılmaz ağrılardan başka bir şey sunmuyordu.Onun kendisinin de bilemediği kadar eski ve uzun yıllardır yaptığı tek iş buydu.Alevlere doğru koşarken bir yandan bağırmaya çalışıyor, bir yandan da çok korkuyordu.Ya onlara bir şey olursa, ya dumandan ve alevlerden kaçalım derken birbirlerini ve yolu kaybederlerse, onlarsız ne yapardı?Başka kimsesi yoktu.Şimdi anımsayamadığı kadar yıllar önce onu kendisinden büyük bir adamla evlendirmişlerdi.Galiba ondört-onbeş yaşlarındaydı.Bir kaç yıl birlikte yaşamışlardı..Sonra adam ona ‘senin çocuğun olmuyor git başının çaresine bak ‘diyerek kovalamıştı.O günlerden aklında kalan tek şey bacaklarının arasındaki acıydı.Babası köyün çobanıydı, ona sığındı.Yıllarca hep birkaç adım arkasından dolaşarak hem babasına hem  de davarlara,koyunlara,sığırlara baktı.Tek dostu,tek yoldaşı onlardı.Sarıkıza,Tombağa, Karabaşa ve diğerlerine anlatacakları hiçbir zaman bitmezdi.Kimisini çocuğu gibi, kimisini yavuklusu gibi, kimisini arkadaşı gibi severdi.Onlarla konuştukça insanlarla konuşamaz oldu.Köyde adı deliye çıktı.İyi de oldu.Erkeklerin memelerine,kalçalarına değen gözlerinde şehvetin yerini acıma aldı.Şimdi anımsamıyor günlerden bir gündü, babası öldü ama köyden hiç kimse ‘hayvanlarımıza sen bakamazsın ‘demedi. Artık çok mutluydu.Koşmaya çalışırken duman kokusu genzini yakıyor ,yaktıkça nefesi daralıyor..Durup nefes alacak bir tek yer yok..Alev topları ormana düştükçe o koşuyor ve yoldaşlarına seslenmeye çalışıyor.

Her yer duman içinde.Tam bir Kaos.Tepede dolaşan helikopter sesleri, ormandan gelen hayvan çığlıkları,birbirine emirler veren,bir şeyler yapmak isteyen insan sesleri,arabalar, itfaiye araçları, kaçışanlar.Yangın kolay sönecek gibi görünmüyor.Rüzgar hızlı esiyor.Genzi yanıyor,içi yanıyor.
Kör talihi gene yakasına yapışmıştı işte.Oysa bu kıyı şehrine ünlü pop yıldız Alev hanımı yakından izleyerek bir bomba haber yakalamak veya bir röportaj koparmak için gönderilmişti çalıştığı televizyon kanalı tarafından.İki gündür hem Alev’i izliyor hem de bedavadan tatil yapıyordu.Ama şimdi patrondan gelen bir telefon emriyle kendisini yangın yerinde buluverdi işte.’Burada haber ne gezer?.Malum işte orman yanıyor.Herkes kaçışıyor.Sanki bu ülkede ilk kez bir orman yanıyor.Nasıl olsa bütün yaz yanacak.Üfff..nereden bir haber bulsa şimdi.O ne bütün gazeteciler yola doğru koşuyor.ne var acaba?Tanrım ! Alev hanım parlak bir top halinde yangın yerinde.Yardıma gelmiş.Hemen fotoğraflamalı.Onun ne kadar yurtsever,doğasever,yardımsever , olduğunu en önce onun kanalı yayınlamalı.Söndürme çalışmaları yavaşladı.İtfaiyeciler,vatandaşlar onunla resim çektirmek derdinde.Kadıncağız ne yapsın.Ah anacığım ne vardı beni de şöyle güzel doğursaydın.Baksana gerçek alev toplarının altında bile başka türlü parlıyor.Olsun belki benim de bir gün talihim açılır,bir dizi de falan bir rol kaparım,sonra gelsin reklamlar, gelsin paralar, gelsin şöhret.Ne işim var benim bu pis kokulu ,dumanlı yangın yerinde.Üfff…her yer alev alev yanıyor,benimde içim yanıyor.’

‘Pencereyi kapadığım halde bu koku neden bu kadar arttı.Ne bu?.Sanki bir şeyler yanıyor.Benim bütün vücudum yanıyor..Canım sevgilim her yanımı sızım sızım sızlattın ama daha doyamadım.Ne kadar yakışıklısın uyurken.Hiç ayrılmasak.Böylece uyuyup uyanıp , sevişip yaşasak.Zaman dursa.İkimiz bir Alev topu olsak,dünyayı dolaşsak.
Kapı çalıyor.Üfff..kim olabilir.Rahatsız edilmek istemediğimizi söylemedik mi?Neyse kızım boş ver şu güçlü kolların arasında uyumanın tadına bırak kendini.’

‘İyi akşamlar Türkiye. Bu gün kıyılarımız alev alev’di.Yangın EGE Kıyı şeridinde rüzgarın da etkisiyle önce yayıldı,sonra söndürüldü..Büyük yıldızımız ALEV IŞIK yangın söndürme çalışmalarına katılmak için Arpacı köyüne geldiyse de  hayranları çevresini sarınca  imza vermekten ve resim çektirmekten başka bir şeye vakit ayıramadı.Ünlü sanatçımız Yangın yerini terk etmeden önce ‘ormanlarımıza iyi bakalım.Onlar bizim akciğerlerimiz’ diyerek değerli fikirlerini hayranlarıyla paylaştı ve elindeki sigarasını yere attıktan sonra ayağıyla ezip söndürmeyi de unutmadı.
Yangında kül olan yalnızca ağaçlar ve hayvanlar değildi.Ormana yakın yedi yıldızlı BÜYÜK ALEV HOTEL de yangından zarar gördü.Geçen yıl yüz binlerce dolara mal olan oteldeki yerli ve yabancı turistler köy halkının da yardımlarıyla kurtarıldı.Can kaybı olmadı ama ilginç görüntüler kameramıza takıldı.Gördüğünüz gibi çıplak kaçışanlar arasında ünlü bilim adamımız A.Z ve sevgilisi olduğunu tahmin ettiğimiz ünlü iş kadınımız M.N.de vardı.Bir yandan çıplaklıklarını gizlemeye çalışırken, bir yandan da kameralara ‘biz sadece arkadaşız’ diyorlardı.Sayın orman bakanımız ‘halkımızın orman yangınları konusunda çok bilinçlendiğini, bu günkü yangında sadece bir kaç bin ağacın , 80 yaşlarında olduğu tahmin edilen ve hayvanlarını kurtarmak için alevlerin arasına karışan cahil bir köylü kadınla ,birkaç tür hayvanın yok olduğunu,turistlerin ve yazlık sitelerdeki insanların normal yaşamlarına döndüklerini ,içimizin rahat olmasını,’ söyleyerek tatil için Alp’lere gitmek üzere yola çıktı.Havaalanında kendisine ‘Niçin Alpleri tercih ettiği ‘sorulunca ‘bu ülkede her yer Alev Alev ,benim serinlemeye ihtiyacım var ‘diyerek uçağına bindi.
Şimdi reklamlar…
                                                                                         Nevzat Süer Sezgin
                                                                                            Temmuz 2007

ALEV ALEV…

Ne yaparsa yapsın, içindeki coşkuyu saklayamıyor.

Yıllardır bu anı beklemişti. Kaç kez onları kimsenin tanımayacağı bir tatil beldesinde buluşup sabaha kadar sevişmeyi, konuşmayı dertleşmeyi planlamışlar,  hep son anda bir engel çıkmıştı. Ya çocuklarından, ya işlerinden ya da eşlerinden kaynaklanan sorunlarla yaptıkları planlar bozuluyor, buluşma erteleniyor ve özlem artıyordu. Bu adamı ne zamandır bu kadar çok sevdiğini, arzuladığını bile unutmuştu. Ona rastladığından beri, gerçek yaşamında  bir tiyatro oyuncusu gibi,  iyi iş kadını, iyi eş ve iyi anne rollerini en güzel şekilde oynuyordu. Bütün gün yüreğinin yüreğinin çırpınışlarını yatıştırıyor, coşkusunu geceleri herkes uyuduktan sonra evin kuytu bir köşesinden yaptığı telefon konuşmalarına saklıyordu. Seslerini seslerine katarak konuştukça bütünleşiyorlar, bütünleştikçe düşleri zenginleşiyordu. Bir gün, mutlaka tek bir gece bile olsa birbirlerinin kollarında sabahlayacakları umudundan hiç vazgeçmiyor, kocasıyla sevişirken gözlerini kapatıp bu düşünü gerçekmiş gibi yaşamayı sürdürüyordu. Aylar ayları, yıllar yılları kovalamıştı.  Şu an ikisi de bu güzel tatil beldesinde, her şeyin aşk için düzenlendiğini hissettiren otel odasında, bir araya gelmişlerdi. Duşun altında bunları düşünürken yaşamdan kendisi için çaldığı bu kırk sekiz saatin her anını düşlediği gibi, hatta düşlediğinden de muhteşem geçireceğini hissediyordu. Çünkü buluştukları andan beri her an harikulade geçmiş, yol boyunca telefon yerine sevdiğiyle yan yana oturup konuşmanın, el ele tutuşmanın, onun göğsüne yaslanıp uyuklamanın tadını vücudunun bütün hücrelerinde hissetmişti. Şimdi  alev alev yanan vücudunu düşlerindeki erkeğine teslim edecekti. Beyaz otel havlusuna sarınarak banyodan çıktı.
Yatakta onu bekleyen şölene doğru giderken açık pencereden garip, rahatsız edici bir koku geldiğini fark etti, pencereyi kapattı, perdeyi çekti ve bir alev topu gibi yatağa girdi.

-----------                --------       -----
                                        
           
Alevler görünmeden önce yanık kokusunu duymadığı için yaşlılığına söylenerek koşmaya çalışıyor..

Evet artık yaşlanmıştı, ne burnu eskisi gibi koku alabiliyor, ne bacakları eskisi gibi hızlı koşabiliyor ne de sevgili yoldaşlarına eskisi kadar söz geçirebiliyordu. Yoldaşları artık tek bir komutla durmuyor, tek bir komutla ilerlemiyorlardı. Her biri başka tarafa dağılıyor, onun seslenmelerine  pek aldırmıyorlardı. Sabahları her şey daha kolaydı ama akşamları köye dönerken kendisini çok yorgun hissediyor ve hemen kıvrılıp yatıyordu. Bu köyde, bu iş de artık ona katlanılmaz ağrılardan başka bir şey sunmuyordu. Onun, kendisinin de bilemediği kadar eski ve uzun yıllardır yaptığı tek iş buydu. Alevlere doğru koşarken bir yandan bağırmaya çalışıyor, bir yandan da çok korkuyordu. Ya onlara bir şey olursa, ya dumandan ve alevlerden kaçalım derken birbirlerini ve yolu kaybederlerse, onlarsız ne yapardı? Başka kimsesi yoktu. Şimdi anımsayamadığı kadar yıllar önce, onu kendisinden büyük bir adamla evlendirmişlerdi. Galiba on dört-on beş yaşlarındaydı. Bir kaç yıl birlikte yaşamışlardı… Sonra adam onu  ‘senin çocuğun olmuyor git başının çaresine bak ‘diyerek kovalamıştı. O günlerden aklında kalan tek şey bacaklarının arasındaki acıydı. Babası köyün çobanıydı, ona sığındı. Yıllarca hep birkaç adım arkasından dolaşarak hem babasına hem  de davarlara, koyunlara, sığırlara baktı. Tek dostu, tek yoldaşı onlardı. Sarıkıza, Tombağa, Karabaşa ve diğerlerine anlatacakları hiçbir zaman bitmezdi. Bazılarını çocuğu , bazılarını  yavuklusu , bazılarını arkadaşı gibi severdi. Onlarla konuştukça insanlarla konuşamaz oldu. Köyde adı deliye çıktı. İyi de oldu. Erkeklerin memelerine, kalçalarına değen gözlerinde şehvetin yerini acıma aldı. Şimdi anımsamıyor günlerden bir gündü, babası öldü ama köyden hiç kimse ‘hayvanlarımıza sen bakamazsın ‘demedi. Artık çok mutluydu. Koşmaya çalışırken duman kokusu  genzini tıkıyor , nefesi daralıyor..Durup nefes alacak bir tek yer yok… Alev topları ormana düştükçe o koşuyor ve yoldaşlarına seslenmeye çalışıyordu.

-------                -------             ----------

Her yer duman içinde. Tam bir Kaos… Tepede dolaşan helikopter sesleri, ormandan gelen hayvan çığlıkları, birbirine emirler veren, bir şeyler yapmak isteyen insan bağırışları, arabalar, itfaiye araçları, kaçışanlar. Yangın kolay sönecek gibi görünmüyor. Rüzgâr hızlı esiyor.
   İçi yanıyordu herkesin.


Kör talihi gene yakasına yapışmıştı işte. Oysa bu kıyı şehrine ünlü pop yıldız Alev hanımı yakından izleyerek bir bomba haber yakalamak veya bir röportaj koparmak için gönderilmişti çalıştığı televizyon kanalı tarafından. İki gündür hem Alev’i izliyor hem de bedavadan tatil yapıyordu. Ama şimdi patrondan gelen bir telefon emriyle kendisini yangın yerinde buluverdi. ’Burada haber ne gezer? Malum işte orman yanıyor. Herkes kaçışıyor. Sanki bu ülkede ilk kez böyle bir yangın çıkmış gibi…Nasıl olsa bütün yaz yanacak. Üfff..nereden bir haber bulsa şimdi. O ne bütün gazeteciler yola doğru koşuyor. Ne var acaba? Tanrım! Alev hanım parlak bir top halinde yangın yerinde… Yardıma gelmiş. Hemen fotoğraflamalı. Onun ne kadar yurtsever, doğasever, yardımsever, olduğunu en önce onun kanalı yayınlamalı. Söndürme çalışmaları yavaşladı. İtfaiyeciler, vatandaşlar onunla resim çektirmek derdinde. Kadıncağız ne yapsın. Ah anacığım ne vardı beni de şöyle güzel doğursaydın. Baksana gerçek alev toplarının altında bile başka türlü parlıyor. Olsun belki benim de bir gün talihim açılır, bir dizi de falan bir rol kaparım, sonra gelsin reklamlar, gelsin paralar, gelsin şöhret. Ne işim var benim bu pis kokulu, dumanlı yangın yerinde. Üfff… her yer alev alev yanıyor, benimde içim yanıyor.’

-----          ------         ------

‘Pencereyi kapadığım halde bu koku neden bu kadar arttı.Ne bu?.Sanki bir şeyler yanıyor. Benim bütün vücudum yanıyor..Canım sevgilim her yanımı sızım sızım sızlattın ama daha doyamadım. Ne kadar yakışıklısın uyurken. Hiç ayrılmasak. Böylece uyuyup uyanıp , sevişip yaşasak. Zaman dursa. İkimiz bir Alev topu olsak, dünyayı dolaşsak.
Kapı çalıyor.Üfff..kim olabilir. Rahatsız edilmek istemediğimizi söylemedik mi? Neyse kızım boş ver şu güçlü kolların arasında uyumanın tadına bırak kendini.’

----------             -----------   ----------

‘İyi akşamlar Türkiye. Bu gün kıyılarımız alev alev’di.Yangın Ege kıyı şeridinde rüzgarın da etkisiyle önce yayıldı, sonra söndürüldü..Büyük yıldızımız ATEŞ IŞIK yangın söndürme çalışmalarına katılmak için Arpacı köyüne geldiyse de  hayranları çevresini sarınca  imza vermekten ve resim çektirmekten başka bir şeye vakit ayıramadı. Ünlü sanatçımız Yangın yerini terk etmeden önce ‘ormanlarımıza iyi bakalım. Onlar bizim akciğerlerimiz’ diyerek değerli fikirlerini hayranlarıyla paylaştı ve elindeki sigarasını yere attıktan sonra ayağıyla ezip söndürmeyi de unutmadı.

Yangında kül olan yalnızca ağaçlar ve hayvanlar değildi. Ormana yakın yedi yıldızlı BÜYÜK CENNET HOTEL de yangından zarar gördü. Geçen yıl yüz binlerce dolara mal olan oteldeki yerli ve yabancı turistler köy halkının da yardımlarıyla kurtarıldı. Can kaybı olmadı ama ilginç görüntüler kameramıza takıldı. Gördüğünüz gibi çıplak kaçışanlar arasında ünlü bilim adamımız A.Z ve sevgilisi olduğunu tahmin ettiğimiz ünlü iş kadınımız M.N. de vardı. Bir yandan çıplaklıklarını gizlemeye çalışırken, bir yandan da kameralara ‘biz sadece arkadaşız’ diyorlardı.
Sayın orman bakanımız, ‘Bu günkü yangında sadece bir kaç bin ağacın, seksen yaşlarında olduğu tahmin edilen ve hayvanlarını kurtarmak için alevlerin arasına karışan cahil bir köylü kadınla, birkaç tür hayvanın yok olduğunu,halkımızın orman yangınları konusunda çok biinçlendiğini, turistlerin ve yazlık sitelerdeki insanların normal yaşamlarına döndüklerini, içimizin rahat olmasını,’ söyleyerek tatil için Alp’lere gitmek üzere yola çıktı. Havaalanında kendisine ‘Niçin Alpleri tercih ettiği ‘sorulunca ‘bu ülkede her yer Alev Alev ,benim serinlemeye ihtiyacım var ‘diyerek uçağına bindi.
Şimdi reklâmlar…
                                                                                          Nevzat Süer Sezgin
                                                                                            Temmuz 2007

YEŞİL BARIŞ MASALI

Bir varmış bir yokmuş,develer düzü severmiş.
Çiftçiler ekin ekermiş.Yel üfürür, su götürür,yelkenliler dolaşırmış denizde.
Dağda yaşayan bilir mi denizi görmeden ?
Denizle benizi ayırırmı ki bilmeyen? Ben deniz diyorum, o beniz anlıyor,her sözü boşa dinliyor.Ben diyorum balıkçılar balık tutar denizde.
O söylüyor balık diye diye renk kalmadı benizde.
Üstelik köpeğe tasma, asmaya asma gerek.
Asmayı aşılayalım, masalla başlayalım.
Ben bilirim, ben bilirim, ben tuhaf bir masal bilirim.
Ama nerden öğrendiğimi bilmem.Çizgi filmde mi seyrettim, yoksa çizgi romanda mı gördüm?
Belki de bir kitap da okumuşumdur.
Çünküüü bu masalı bana kimse anlatmadı.
Neden mi? Korktu da ondan.Üzülürüm diye mi korktu, umutlanırım diye mi korktu,
Yoksaaa masallara saçma  derim sandı damı korktu?
Bilemem...
İnanır mısınız, inanmaz mısınız onu da bilemem...
Çoookkk eski zamanlarda  uzayda dünyamıza benzer bir gezegen varmış.
İlk zamanlarda insanlar, hayvanlar, bitkiler mutlu mutlu yaşarmış.ağaçlar ulu, çiçekler canlı, havası temizmiş.Gel zamaannn git zaman, insanoğlunun aklı diğer canlıları geçmiş.Akıllandıkça makineler icad etmiş.Ama ne makineler...ağzından ateş saçan, değdiği varlığı deviren.Saçtığı ateşle etrafını yakan ... adına teknoloji demiş.sular kirlenmiş, ağaçlar kesilmiş, insanlar zehirlenmiş, hayvanlar tükenmiş, çiçekler solmuş.Artık yeni doğan
bebeklerin bile benzi soluk, nefesi darmış.teknoloji  ilerledikçe insanlar aç kalıyormuş.
Aç kaldıkça ne yapacağını bilemeyen insanlar , bu gidişe çok üzülseler de ,bir yandan birbirlerini yemeye başlamışlar., bir yandan tanrılara daha çok dua etmeye başlamışlar.Ama nafile tanrılar seslerini duymuyorlarmış.Fallar işe yaramıyormuş.Gezegen gün günden daha  kötüleşiyormuş.

Birkaç genç bir araya gelmiş, düşünmüşler araştırmışlar, gezegenin eski zamanlardaki halini öğrenmişler..En sonunda insanlara başlarına gelen  felaketlerin sorumlusunun şu her gün, bir şeyleri alıp verirken kullandıkları para olduğunu anlamışlar.Anlamak yetmezmiş, bunu insanlara da anlatmak gerekirmiş.Nasıl,nasıl yapmalı da insanlara anlatmalı... aylarca yıllarca bunu düşünmüşler.kitaplar yazmışlar olmamış.Sultanlar devirmişler olmamış.Filmler çekmişler olmamış.
En sonunda nerede gezegene dolayısıyla canlılara zarar veren bir iş yapılıyorsa, oraya gitmeye, orada kendi canlarını tehlikeye atarak insanların dikkatini çekmeye karar vermişler.
Tutuklanmışlar, işkence görmüşler, yılmamışlar.Yılmadıkça çoğalmışlar.Çoğaldıkça çoğalmışlar.Kendilerine Yeşil barış (Greenpeace) adını takmışlar.
O zamandan beri uğraşıp dururlarmış.
Bir vardı, bir yoktu...
Tanrının kulu çoktu...
Bilgiye ekle görgüyü yaşamak için.Yaşamada yeni bir aşama için.
Dolaş Hanya’yı Konya’yı sen sen ol düşle yeni dünyayı.
Yeni dünya düş ister, masallar gülüş ister.