İnceleme / Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnceleme / Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİL

Durgun bir denizin ortasında küçük sandaldaki yalnız insan ayakta kürek çekiyor, ama
suyun altında ona devrilmemesi için destek veren kocaman bir balık var. Bu ön kapakla sunulup  İlya Yayınevi’nden çıkan kitap, Esra Odman’ın ikinci öykü kitabı. Kitabın ismi,  hemen hemen herkesin bildiği ama anlamını   göz ardı ettiği, yalın bir   gerçeği anlatan üç sözcük. ‘Göründüğü gibi değil’.

Arka kapağında, dünya güzeli, kendinden emin tavırlı bir kadın yazar resmi ve değerli edebiyatçı Oğuz Tümbaş’ın kitabı tanıtan kısa yazısı… Kitabın benim hikayem başlıklı giriş yazısında  yazarın arka kapak resmindeki  kendine güven daha da somut beliriyor.Yazar kendisini kısaca anlattıktan sonra okurlara:
     “Öyküler yazıyorum şu aralar.
      Biraz kendimden çokça sizden…
     Uçurtmalara yüklüyorum yüreğimden taşan kitaplarımı, ulaşsınlar size diye…
    Acıları deşip mutlulukları ortaya çıkartıyorum kelimelerimle.
    Gözyaşlarını toprağa ekiyorum bildiğim dilde, sevinçleri parmak uçlarınıza bulaştırıyorum    sayfalarımla…
    İşte bunların hepsini yapıyorum, daha doğrusu yaptığımı sanıyorum..
    Doğduğum karlı güne, acı ve tatlı yaşadığım hayata, yazdıklarıma, düşlediklerime.
.   Kısacası bana ulaşmak için işte size bir fırsat” diyor…
 Bu şaşırtıcı satırlardan sonra ister istemez merak ediyor insan; biraz onu, biraz onun bizi nasıl anlatacağını.Ve başlıyorum okumaya.
Kitabın birinci bölümünün başlığı (DIŞINDASIN). 9 kısa öyküden oluşuyor. Bölümün girişinde pek çok insana teşekkür ve Kadın Yazarlar Derneği’ne öyküye sırt verdikleri için saygı sunumu var. Doğrusu bir giriş yazısında derneğimizin adını görmek çok hoşuma gidiyor. Bu bölümdeki öyküler bir solukta, ama soluksuz kalarak okunuyor.Öykü konuları gündelik yaşamdan alınmış gibi görünse de, konuların işlenişindeki diyalektik anlatım çok çarpıcı.Yazar gündelik yaşamdan kurguladığı  öykülerinde, hem kahramanlarını saran hüznünü okura yansıtabiliyor, hem de umudu hiç eksiltmemeyi, hatta zaman zaman çoğaltmayı başarıyor.Okurken kahramanların kendilerine  sordukları soruların pek çoğunu kendime  de soruveriyorum. Hatta durup durup düşünüyorum. Bazen keşke daha açılımlı anlatsaydı diye düşündüğüm   oluyor. Şiirsel  ve yalın bir dille anlatılan öyküler bittiğinde Esra Odman’ın   ‘Gölgesi Bedenim’ isimli öykü kitabındaki özgün üslubunu, kadınca duyarlılığını  geliştirdiğini görerek, bunu hep sürdürmesini diliyorum.
Yazar düşündürüyor, sorular  sorduruyor, dönüp öyküyü yeniden okutuyor.
Dişil bir  dilin tadını duyumsatıyor. ‘Unutulmuş Bir Yıldönümü Hikayesi’ isimli öyküsünde yarattığı kurgu ile yepyeni  ve çok değerli bir örnek sunuyor. ‘Göründüğü Gibi Değil’ isimli öyküdeki  sinematografik  anlatıma ise hayran olmamak mümkün değil.
Kitabın ikinci bölümünün adı İÇİNDESİN. Bu kez parantez yok.
Yazar bölüm başında:
   “bu sayfaya kadar geldin..
    devam etmeye kararlıysan,
   derin bir nefes al,
   bütün cesaretini topla ve devam et…” diyerek  merak ettiriyor, heyecanlandırıyor.Bazen öykü tadında, bazen deneme tadında, insanlık durumlarını pek çok boyutuyla anlatan Esra Odman’la  birlikte heyecanım hiç eksilmeden  ve okumaya devam ettiğim
 için  hiç pişmanlık duymadan bitiriveriyorum kitabı.
Aklımda  pek çok soru, içimde genç bir kadın yazarın başarısından duyduğum
büyük  bir sevinçle.
 Soruyorum kendime onun gibi ‘sen kimin oğlusun, kimin kızı?’
Yüreğimde  Esra Odman’ın ‘’Tut ki dünyanın adı savaşın son şarkısı, sense hala ‘daha dün annemizin kollarında uyurken..’’ şarkısını söylüyorsun anlamsızca..’’ tesbitinin acısıyla…
Kitabı kapatıyorum, ön kapağı okşuyor, arka kapaktaki  zeytin gözlü genç kadının resmine yeniden bakıyorum, kadınlık hallerimin bu günü ve geleceğiyle ilgili kaygılarım azalıyor, umudum artıyor.
İşte hep böyle olsun, kadınlar dışardan yaşadıklarını, içerden düşündüklerini ve hissettiklerini hep yazsın istiyorum.

                                                                                          Nevzat Süer Sezgin
                                                                                         08.08.2009

SUDAKİ ATEŞ

O AN’, o an dediğimizde ( o anın son harfini söylediğimizde ) geçmiş zaman
Oluveriyor ve biz çoğu zaman bunu hiç fark etmeden yaşayıp gidiyoruz.
Ferda İzbudak Akıncı’nın ‘Sudaki Ateş ‘ romanını elinize alıyorsunuz ve 1.bölüm başlığının altındaki ilk satırla başlayarak roman boyunca süren bir farkındalık başlıyor.Akıncı iki bölüm halinde yazdığı romanın bölüm girişlerinde okuyucuya bir yandan komutlar verirken bir yandan avucundan akıp giden zamanı hissettiriyor.
Daha ilk cümlede sizi tatlı sert bir anne gibi kucaklayıveriyor.
AN’ içinde birbiriyle iç içe geçmiş,birbirini tamamlayan ya da birbirine zıt duyguları yakalamak,o duyguların renklerinin ayrımında olabilmek için, zamanı bölmek yerine,
Yazarın deyimiyle ‘avuçlarında tutabilmek’,hissedebilmek için çaba harcamanız gerektiğini öğreniveriyorsunuz.
Sudaki Ateş sizi hemen ısıtıyor ve kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.Çünkü Ferda İzbudak Akıncı son zamanlarda  okumaya hasret kaldığımız bir analiz ve sentezle hiçbir kişinin, hiçbir olayın,hiçbir ilişkinin tek başına var olamayacağını, canlı cansız her varlığın diğer varlıklarla ve yaratılan düzenle ilişkisini ,bir kentin iki yüzünde yaşanan ilişkiler içinde anlatıveriyor.
Siz romanı okurken zaman sanki duruyor ve İzmir’i, İzmir’de yaşayan insanları,ülkemizin ve dünyanın genel düzeni içinde yeniden algılıyorsunuz.
Sık sık şaşırıyorsunuz.Sık sık silkeleniyorsunuz.Hemen her gün, her köşe başında rastlayabileceğiniz , ya da birlikte oturup söyleştiğiniz insanların ve hatta kendinizin sorunlarına farklı bir gözlükle bakıveriyorsunuz.
Gündelik bireysel sorunların,davranış bozukluklarının ,korkuların,kaygıların,kabusların toplumsal olaylarla ,ülkemizin çarpık yönetimiyle, emek sömürüsüyle olan ilişkisini yeniden sorguluyorsunuz.
Eğer,
Emperyalizmin yarattığı bireysel ve toplumsal savaşların,nerelerden, kimlerden geçerek,şekiller değiştirerek rüyalarımıza nasıl girdiğini,
Medya güdümündeki orta sınıf insanların buyruklara itaat ede ede nasıl düşünemeden ve kıpırdayamadan kahveleri doldurduğunu,solcu, sağcı kavramlarındaki karmaşanın gündelik dil aracılığıyla nasıl çoğaldığını,
Birisinin yaşamınızı değiştirmesi için tanımanız gerekmediğini,hiç tanımadığınız, varlığından bile haberiniz olmayan ‘öteki’nin sizin ya da bir yakınınızın yaşamını , kişiliğini nasıl değiştirebileceğini ,düşünmeyi seçerseniz;
Eğer
Aşkı, masumiyeti, çocukluğu , yalnızlığı, küllerinden doğmayı şiir tadında duyumsamak istiyorsanız,
Eğer
Edebiyatı, sanatçı sorumluluğunu ,emek sermaye çelişkisini, tam da bu anda yeniden sorgulamayı düşünüyorsanız,
Bir kentte yaşarken çoğu zaman yok saydığımız cezaevlerini,içindeki gardiyanları, mahkumları,anımsamaya niyetiniz varsa,
Eğer,
İzmir’i bir kitabın sayfalarında bütün yüzleriyle gezmek isterseniz;
Su gibi akan, ateş gibi yakan bir dille yazılmış olan ‘Sudaki Ateş’ romanını hemen okuyunuz
Bittiğinde yenilendiğinizi,bilendiğinizi,direncinizin arttığını hissederek Ferda İzbudak Akıncı’ya ve İlya yayınlarına teşekkür edeceksiniz.Tıpkı benim gibi.
                                                  
                                                                             Nevzat Süer Sezgin

ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK

 Bazı kitaplar vardır,daha elinize alır almaz duruşuyla size seslenmeye başlar.Kitabın adı,boyutu, kapak düzeni, varsa arka kapak yazısı ‘şu kitabı hemen okusam’ dedirtir.
 Tudem yayınlarından yeni çıkan John Boyne imzalı‘Çizgili pijamalı çocuk’ adıyla, ilk anda bende , aylardır televizyon dizisi Avrupa Yakası’yla gündeme gelen ve hemen halkımız arasında makbul bir yer bulup  moda yaratan Gaffur’un çizgili pijamasını çağrıştırdı.Ama  kitabın kapağındaki uçuk mavi ve gri çizgiler,  adının yazılışındaki hafif çizgili görünüm ve sadelikle ,arka kapak yazısı içime büyük bir merak ve adlandıramadığım bir hüznü oturtuverdi..
     Kitabı bitirdiğimde kahramanımız Bruno’nun deyimiyle ‘gözlerim faltaşı gibi açılmış, ağzım O şeklini almıştı.’.1971 doğumlu ismini bu kitapla duyduğum İrlanda’lı yazar John Boyne’e ve Tudem yayınlarına minnet duygusu içindeydim.Çünkü uzunca bir süredir  böylesi bir yalınlıkla, böylesi bir anlatımla  ve böylesi bir gerçeklikle yazılmış savaş karşıtı bir yapıt okumamıştım.Tıpkı ‘Anne Frank’ın hatıra defteri’ ve ‘Küçük Prens’ gibi bir eserdi okuyup bitirdiğim kitap.
  ‘Çizgili Pijamalı Çocuk’  hepimizin romanlardan, filmlerden, tarih kitaplarından tanıdığımız ,yüreğimizin ve beynimizin utanç hanesinde yer alan  Auschwitz Toplama kampında geçiyor.Kahramanlarımız  Bruno ve Shumel  dünyanın farklı ülkelerinde, ama aynı yıl,aynı gün doğmuşlar.İkisi de dokuz yaşındalar.İkisi de bütün yaşıtları gibi sevgi dolular, meraklılar,oyun oynamayı çok seviyorlar ve içinde büyümekte oldukları yetişkin dünyasını tanımaya,anlamlandırmaya , uyum sağlamaya çalışıyorlar.İkisi de onları birbirlerinden ayıran kilometrelerce uzunluktaki tel örgülere rağmen dost olmaya çabalıyorlar.
   Bruno tel örgününün asker tarafındaki Alman kumandanın oğlu, Shumel ise tel örgünün diğer tarafındaki ,kumandanın deyimiyle ‘insan olmayan’ Yahudilerden birisinin oğlu.Bruno’nun tarafında gösterişli giysileriyle ,madalyalarıyla,silahlarıyla çeşitli rütbelerde askerler,güzel ve şık kadınlar,çiçekler, oyuncaklar, her çeşit yiyecek ve bol bol hizmetçi var.
  Shumel’in tarafında ise hepsi gri çizgili pijama ve bir takke giyen, askerlerin buyruklarına itaat eden,kir pas içinde dolaşarak durmadan çalışan, anlamsız gözlerle hep yere bakan,bir lokma kuru ekmeğe muhtaç,birbirleriyle bile konuşamayan yüzlerce insan ve onlara emirler yağdıran, onları sık sık döven yaralayan silahlı askerler var.
   Bruno ve Shumel ‘in gizli arkadaşlıkları güçlenirken, kendi yakın çevrelerindeki  yetişkinlerden öğrendiklerine göre kişilikleri de oluşmakta..Onlar bu kampta bir yandan korkuyu,hayatta kalabilmek için yetişkinlerin buyruklarına itaat etmenin önemini, arkadaşın ve oyunun değerini, paylaşımın hazzını,öğrenirlerken; bir yandan da  büyükleri taklit ederek iktidar kurmayı,  kurulu iktidarlara boyun eğmeyi,yalan söylemeyi,insana en çok  insandan zarar gelebileceğini öğreniyorlar.Süreç içinde İkisi de (nedenlerini anlayamasalar da) yetişkinlerin paranın ve silahın gücüne çok değer verdiklerini,gücün karşısında çaresiz olabileceklerini,kendilerini bir takım simgelerle anlatarak gruplara ayrıldıklarını ve kendi gruplarından olmayanları sevmediklerini,bütün yaşlıların aynı düşünmediğini fark ediyorlar.Kendilerini şaşkın ,çaresiz ve yalnız hissederek birbirleriyle masum bir dayanışma içine giriyorlar.Sık sık çocukların da haklı olabileceğini hissetseler bile tel örgünün iki tarafında da dertlerini anlatamıyorlar ve büyüklerinin kararlarına uymak zorunda kalıyorlar.Çünkü sadece dokuz yaşındalar.
  John Boyne eserinde çocuksu masumiyetin tertemiz güzelliğini, dünyayı keşfetme heyecanının ,tadını öyle güzel anlatıyor ki,  yüreğime dolan acıya rağmen çoğu zaman kitabı gülümseyerek okuyorum.
  Irk ayrımcılığının çocukların masum dünyalarını nasıl kirlettiğini,herkesin ‘hayat bilgisinin’ kendi hayatında yaşadıkları kadar olabileceğini,sevginin ,barışın ,paylaşımın ve dayanışmanın yerine faşist, ayrımcı ve savaşçı bir kültürün gelişmesinde çocukluk çağının önemini bir kez daha fark ediyorum..
  Dokuz yaşından,doksan yaşına kadar herkesin hemen okumasını dilediğim kitap;hiç beklenmedik bir olayla ve  ‘Elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olmaz.
Bu zamanda ve bu çağda tabi ki….’cümlesiyle bitiyor.
Yayınladıkları her çocuk kitabına yaş grubunu belirtmek de çok titiz olan Tudem Yayınevinin bu kitaba yaş sınırı koymamakla ne kadar isabetli davrandıklarını düşünerek onları bir kez daha kutluyorum.
  Birkaç kez daha okuyacağımı hissettiğim ‘Çizgili Pijamalı Çocuk’u kitaplıktaki yerine koyduktan sonra, bu zamanda, bu çağdaki kentlerimizi saran toplama kamplarını, sokak çocuklarını, açlık sınırının altındaki ‘öteki’leri, çocuk ve gençlik modasındaki gerilla desenlerini, çocuk askerleri, terörü, Filistini, Irak’ı ve diğer savaşları kısacası o zamanı aratmayan yaşadığımız günleri yeniden düşünerek ,yeniden  utanarak ve Bruno ile Shumel gibi bir türlü kabullenemeyerek okuluma çocuklarımın yanına , onların güzel masum gözlerine sığınmaya koşuyorum.
  Teşekkürler John Boyne…
   Teşekkürler Tudem Yayınevi emekçileri.

                                                                                                     Nevzat Süer Sezgin
                                                                                                        Eğitimci
                                                                                                    08.06.2007

ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK

Bazı kitaplar vardır,daha elinize alır almaz duruşuyla size seslenmeye başlar.Kitabın adı,boyutu, kapak düzeni, varsa arka kapak yazısı ‘şu kitabı hemen okusam’ dedirtir.
 Tudem yayınlarından yeni çıkan John Boyne imzalı‘Çizgili pijamalı çocuk’ adıyla, ilk anda bende , aylardır televizyon dizisi Avrupa Yakası’yla gündeme gelen ve hemen halkımız arasında makbul bir yer bulup  moda yaratan Gaffur’un çizgili pijamasını çağrıştırdı.Ama  kitabın kapağındaki uçuk mavi ve gri çizgiler,  adının yazılışındaki hafif çizgili görünüm ve sadelikle ,arka kapak yazısı içime büyük bir merak ve adlandıramadığım bir hüznü oturtuverdi..
     Kitabı bitirdiğimde kahramanımız Bruno’nun deyimiyle ‘gözlerim faltaşı gibi açılmış, ağzım O şeklini almıştı.’.1971 doğumlu ismini bu kitapla duyduğum İrlanda’lı yazar John Boyne’e ve Tudem yayınlarına minnet duygusu içindeydim.Çünkü uzunca bir süredir  böylesi bir yalınlıkla, böylesi bir anlatımla  ve böylesi bir gerçeklikle yazılmış savaş karşıtı bir yapıt okumamıştım.Tıpkı ‘Anne Frank’ın hatıra defteri’ ve ‘Küçük Prens’ gibi bir eserdi okuyup bitirdiğim kitap.
  ‘Çizgili Pijamalı Çocuk’  hepimizin romanlardan, filmlerden, tarih kitaplarından tanıdığımız ,yüreğimizin ve beynimizin utanç hanesinde yer alan  Auschwitz Toplama kampında geçiyor.Kahramanlarımız  Bruno ve Shumel  dünyanın farklı ülkelerinde, ama aynı yıl,aynı gün doğmuşlar.İkisi de dokuz yaşındalar.İkisi de bütün yaşıtları gibi sevgi dolular, meraklılar,oyun oynamayı çok seviyorlar ve içinde büyümekte oldukları yetişkin dünyasını tanımaya,anlamlandırmaya , uyum sağlamaya çalışıyorlar.İkisi de onları birbirlerinden ayıran kilometrelerce uzunluktaki tel örgülere rağmen dost olmaya çabalıyorlar.
   Bruno tel örgününün asker tarafındaki Alman kumandanın oğlu, Shumel ise tel örgünün diğer tarafındaki ,kumandanın deyimiyle ‘insan olmayan’ Yahudilerden birisinin oğlu.Bruno’nun tarafında gösterişli giysileriyle ,madalyalarıyla,silahlarıyla çeşitli rütbelerde askerler,güzel ve şık kadınlar,çiçekler, oyuncaklar, her çeşit yiyecek ve bol bol hizmetçi var.
  Shumel’in tarafında ise hepsi gri çizgili pijama ve bir takke giyen, askerlerin buyruklarına itaat eden,kir pas içinde dolaşarak durmadan çalışan, anlamsız gözlerle hep yere bakan,bir lokma kuru ekmeğe muhtaç,birbirleriyle bile konuşamayan yüzlerce insan ve onlara emirler yağdıran, onları sık sık döven yaralayan silahlı askerler var.
   Bruno ve Shumel ‘in gizli arkadaşlıkları güçlenirken, kendi yakın çevrelerindeki  yetişkinlerden öğrendiklerine göre kişilikleri de oluşmakta..Onlar bu kampta bir yandan korkuyu,hayatta kalabilmek için yetişkinlerin buyruklarına itaat etmenin önemini, arkadaşın ve oyunun değerini, paylaşımın hazzını,öğrenirlerken; bir yandan da  büyükleri taklit ederek iktidar kurmayı,  kurulu iktidarlara boyun eğmeyi,yalan söylemeyi,insana en çok  insandan zarar gelebileceğini öğreniyorlar.Süreç içinde İkisi de (nedenlerini anlayamasalar da) yetişkinlerin paranın ve silahın gücüne çok değer verdiklerini,gücün karşısında çaresiz olabileceklerini,kendilerini bir takım simgelerle anlatarak gruplara ayrıldıklarını ve kendi gruplarından olmayanları sevmediklerini,bütün yaşlıların aynı düşünmediğini fark ediyorlar.Kendilerini şaşkın ,çaresiz ve yalnız hissederek birbirleriyle masum bir dayanışma içine giriyorlar.Sık sık çocukların da haklı olabileceğini hissetseler bile tel örgünün iki tarafında da dertlerini anlatamıyorlar ve büyüklerinin kararlarına uymak zorunda kalıyorlar.Çünkü sadece dokuz yaşındalar.
  John Boyne eserinde çocuksu masumiyetin tertemiz güzelliğini, dünyayı keşfetme heyecanının ,tadını öyle güzel anlatıyor ki,  yüreğime dolan acıya rağmen çoğu zaman kitabı gülümseyerek okuyorum.
  Irk ayrımcılığının çocukların masum dünyalarını nasıl kirlettiğini,herkesin ‘hayat bilgisinin’ kendi hayatında yaşadıkları kadar olabileceğini,sevginin ,barışın ,paylaşımın ve dayanışmanın yerine faşist, ayrımcı ve savaşçı bir kültürün gelişmesinde çocukluk çağının önemini bir kez daha fark ediyorum..
  Dokuz yaşından,doksan yaşına kadar herkesin hemen okumasını dilediğim kitap;hiç beklenmedik bir olayla ve  ‘Elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olmaz.
Bu zamanda ve bu çağda tabi ki….’cümlesiyle bitiyor.
Yayınladıkları her çocuk kitabına yaş grubunu belirtmek de çok titiz olan Tudem Yayınevinin bu kitaba yaş sınırı koymamakla ne kadar isabetli davrandıklarını düşünerek onları bir kez daha kutluyorum.
  Birkaç kez daha okuyacağımı hissettiğim ‘Çizgili Pijamalı Çocuk’u kitaplıktaki yerine koyduktan sonra, bu zamanda, bu çağdaki kentlerimizi saran toplama kamplarını, sokak çocuklarını, açlık sınırının altındaki ‘öteki’leri, çocuk ve gençlik modasındaki gerilla desenlerini, çocuk askerleri, terörü, Filistini, Irak’ı ve diğer savaşları kısacası o zamanı aratmayan yaşadığımız günleri yeniden düşünerek ,yeniden  utanarak ve Bruno ile Shumel gibi bir türlü kabullenemeyerek okuluma çocuklarımın yanına , onların güzel masum gözlerine sığınmaya koşuyorum.
  Teşekkürler John Boyne…
   Teşekkürler Tudem Yayınevi emekçileri.

                                                                                                     Nevzat Süer Sezgin
                                                                                                        Eğitimci
                                                                                                    08.06.2007

YAŞAMIN İZİNDEKİ KADINLAR

(BELGESEL Oyun)

Yazan:GÜLSÜM CENGİZ
Mitos Boyut Tiyatro  Yayınları 2007

Doğrusu ben bir tiyatro oyun kitabı nasıl değerlendirilir.Pek de bilmem.
Pek çok  kitap değerlendirme ve tanıtım yazısı yazdım ama ilk kez oyun kitabı değerlendiriyorum.
Her zamanki ki gibi kapağından başlarsam.Elime ilk aldığımda ön kapağı, zarif, kadın sorunlarını  çağrıştıran bir kapak olarak algıladım ve fena değil diye düşündüm.
Arka kapaktaki Gülsüm Cengiz’in insana,  boynu bükük bir  umut aşılayan güzel yüzü içimi ısıttı.Bu arada değerli fotoğraf sanatçımız İsa Çelik’i kutlamadan geçemeyeceğim. Arka kapak yazısındaki ilk sözcükler (‘ağırlıklı olarak’ ) kullanılmadan , neredeyse bir paragraflık yazı daha kısa cümlelerle ve daha özenli yazılabilirdi.Kapakları kimin hazırladığı ise hiç  belli değil.Kitabı bitirdiğimde , keşke ön  kapağı da daha farklı olsaydı, doğrudan 12 Eylül’ün kadınlara ne yaptığını somut anlatan, bir biçimde hazırlansaydı diye hayıflandım.Çünkü isterim ki oyun kitaplarını pek okumayanlar bu kitabı oyun kitabı diye değil, 12 Eylül anlatısı diye alsınlar.Dilerim bundan sonraki baskılarında dikkate alınır.
Oyunun dili hakkında çok şey söylemeye gerek yok.Edebiyatın ve politik kavgamızın usta kalemi Gülsüm Cengiz’in  her zamanki  yalın, özentisiz, ne söylüyorsa doğrudan söyleyen şiirsel dili oyunun tamamına hakim.Zaten oyun boyunca şair Gülsüm Cengiz hep bizimle.
Oyun kurgulanırken , başlangıçta apolitik bir yaşamı seçen anne ile ;militan kadınların,  , faşizmin dayattığı koşullarla , annelik duygularıyla yola çıkan ve zaman içinde zorunlu militanlaşan kadınların yaşamı algılama farklılıklarının vurgulanmasından,  hareket edilmesi beni çok etkiledi.
Oyunun temel tezinin, dayanışmanın iyiye ve güzele dönüşümünü yaratacağı iletisinin seçimi ise benim yaşam felsefeme tıpa tıp uyduğu için çok etkilendim.
Çünkü bu 12 Eylüldeki yaşamın tam da kendisiydi.
Beni daha da fazla etkileyen belgesel nitelikteki oyun malzemelerinin, insanları gündelik yaşamda nasıl dönüştürdüğünün ,tiyatral tekniklerin yerinde kullanılmasıyla da çok iyi kurgulanmış olmasıydı.
Sahnenin bölümlere ayrılması, ışık ve  sahne üstüne yazılan yazılar ,şiirler v.b.Bu tür tekniklerin yerinde kullanılışından öte, anlatımı da bana çok çarpıcı geldi.
Şiirler ve sahne geçişlerindeki yazıların izleyiciyi ya da okuru  yüreğinden yakalaması bir yana, düşündürücü ve bilgilendirici öğeler taşıması ayrı ve çok değerli bir çalışmanın ortaya çıkmasına neden olmuş.
Ben 12 martı ve 12 Eylül’ü çok ağır yaşayamaya devam eden , bu gün yaşanan her çeşit sorunun kaynağında askeri darbelerin olduğunu düşünen,  faşizmin bedelini en çok kadınların ödediğini iddia eden bir insan olarak, bu oyun hakkında çok da objektif olamam.
Çünkü ben isterim ki herkes, her gün yeniden ve yeniden askeri darbelerin insanımıza ne yaptığını, nasıl yaptığını anlatsın.Sanatın bütün türleri faşizme karşı çıkarak, küresel kapitalizmin insanda yok etmeye çalıştığı   hissetme ve  düşünme becerilerini ajite etsin, canlandırsın.çözüm üretme dürtüsü ve becerisi yaratsın.
Bence bu oyun;
Kadının doğasındaki yaratı yeteneğini ve annelik duygusunu,
Gündelik yaşamdaki kadınlık yüklerinin ağırlığına eklenen baskıların kadını birkaç kat daha nasıl ezdiğini,
 faşizmin acımasızlığının sonsuzluğunu,vahşetini,
Faşizme direnmenin ancak kadınlar bilinçlendikçe ve eylemler yaygınlaştıkça becerilebileceğini,
İçimizdeki Yürek sesimizin yani vicdanın değerini,
Dayanışmanın önemini ve işlevselliğini,
Yakın tarihimizde yaşananların;
 Bu gün taş attıkları için 27 yıla mahkum edilen yoksul çocuklardan,
 suyumuzun pazarlanmasına,
gazetecilerimizin tutuklanmasından,
hiç bitmeyen darbe hayallerine ,
yoksulluğa, işsizliğe,binbir çeşit ayrımcılığa
sözün özü  acı çektiğimiz her şeye sebep oluşunun edebiyatın tadıyla, belgelerin gerçekliğini harmanlandığı bir anlatımıdır.

Gülsüm Cengiz’e askeri darbelerin paramparça ettiği yüreğimin sesini okura ve kitlelere duyurmak için verdiği emekler ve cesareti için binlerce teşekkür ediyorum.

Elimde bir sihirli değnek olsa bütün lise tiyatro kollarında , bütün kadın örgütlerinde, bütün sendikalarda oynanmasını sağlardım.
Kendisini ayakta alkışlıyorum.

                                                                                         Nevzat Süer Sezgin
                                                                                               20.03.2009

YAŞAMIN İZİNDEKİ KADINLAR

(BELGESEL Oyun)

Yazan:GÜLSÜM CENGİZ
Mitos Boyut Tiyatro  Yayınları 2007

Doğrusu ben bir tiyatro oyun kitabı nasıl değerlendirilir.Pek de bilmem.
Pek çok  kitap değerlendirme ve tanıtım yazısı yazdım ama ilk kez oyun kitabı değerlendiriyorum.
Her zamanki ki gibi kapağından başlarsam.Elime ilk aldığımda ön kapağı, zarif, kadın sorunlarını  çağrıştıran bir kapak olarak algıladım ve fena değil diye düşündüm.
Arka kapaktaki Gülsüm Cengiz’in insana,  boynu bükük bir  umut aşılayan güzel yüzü içimi ısıttı.Bu arada değerli fotoğraf sanatçımız İsa Çelik’i kutlamadan geçemeyeceğim. Arka kapak yazısındaki ilk sözcükler (‘ağırlıklı olarak’ ) kullanılmadan , neredeyse bir paragraflık yazı daha kısa cümlelerle ve daha özenli yazılabilirdi.Kapakları kimin hazırladığı ise hiç  belli değil.Kitabı bitirdiğimde , keşke ön  kapağı da daha farklı olsaydı, doğrudan 12 Eylül’ün kadınlara ne yaptığını somut anlatan, bir biçimde hazırlansaydı diye hayıflandım.Çünkü isterim ki oyun kitaplarını pek okumayanlar bu kitabı oyun kitabı diye değil, 12 Eylül anlatısı diye alsınlar.Dilerim bundan sonraki baskılarında dikkate alınır.
Oyunun dili hakkında çok şey söylemeye gerek yok.Edebiyatın ve politik kavgamızın usta kalemi Gülsüm Cengiz’in  her zamanki  yalın, özentisiz, ne söylüyorsa doğrudan söyleyen şiirsel dili oyunun tamamına hakim.Zaten oyun boyunca şair Gülsüm Cengiz hep bizimle.
Oyun kurgulanırken , başlangıçta apolitik bir yaşamı seçen anne ile ;militan kadınların,  , faşizmin dayattığı koşullarla , annelik duygularıyla yola çıkan ve zaman içinde zorunlu militanlaşan kadınların yaşamı algılama farklılıklarının vurgulanmasından,  hareket edilmesi beni çok etkiledi.
Oyunun temel tezinin, dayanışmanın iyiye ve güzele dönüşümünü yaratacağı iletisinin seçimi ise benim yaşam felsefeme tıpa tıp uyduğu için çok etkilendim.
Çünkü bu 12 Eylüldeki yaşamın tam da kendisiydi.
Beni daha da fazla etkileyen belgesel nitelikteki oyun malzemelerinin, insanları gündelik yaşamda nasıl dönüştürdüğünün ,tiyatral tekniklerin yerinde kullanılmasıyla da çok iyi kurgulanmış olmasıydı.
Sahnenin bölümlere ayrılması, ışık ve  sahne üstüne yazılan yazılar ,şiirler v.b.Bu tür tekniklerin yerinde kullanılışından öte, anlatımı da bana çok çarpıcı geldi.
Şiirler ve sahne geçişlerindeki yazıların izleyiciyi ya da okuru  yüreğinden yakalaması bir yana, düşündürücü ve bilgilendirici öğeler taşıması ayrı ve çok değerli bir çalışmanın ortaya çıkmasına neden olmuş.
Ben 12 martı ve 12 Eylül’ü çok ağır yaşayamaya devam eden , bu gün yaşanan her çeşit sorunun kaynağında askeri darbelerin olduğunu düşünen,  faşizmin bedelini en çok kadınların ödediğini iddia eden bir insan olarak, bu oyun hakkında çok da objektif olamam.
Çünkü ben isterim ki herkes, her gün yeniden ve yeniden askeri darbelerin insanımıza ne yaptığını, nasıl yaptığını anlatsın.Sanatın bütün türleri faşizme karşı çıkarak, küresel kapitalizmin insanda yok etmeye çalıştığı   hissetme ve  düşünme becerilerini ajite etsin, canlandırsın.çözüm üretme dürtüsü ve becerisi yaratsın.
Bence bu oyun;
Kadının doğasındaki yaratı yeteneğini ve annelik duygusunu,
Gündelik yaşamdaki kadınlık yüklerinin ağırlığına eklenen baskıların kadını birkaç kat daha nasıl ezdiğini,
 faşizmin acımasızlığının sonsuzluğunu,vahşetini,
Faşizme direnmenin ancak kadınlar bilinçlendikçe ve eylemler yaygınlaştıkça becerilebileceğini,
İçimizdeki Yürek sesimizin yani vicdanın değerini,
Dayanışmanın önemini ve işlevselliğini,
Yakın tarihimizde yaşananların;
 Bu gün taş attıkları için 27 yıla mahkum edilen yoksul çocuklardan,
 suyumuzun pazarlanmasına,
gazetecilerimizin tutuklanmasından,
hiç bitmeyen darbe hayallerine ,
yoksulluğa, işsizliğe,binbir çeşit ayrımcılığa
sözün özü  acı çektiğimiz her şeye sebep oluşunun edebiyatın tadıyla, belgelerin gerçekliğini harmanlandığı bir anlatımıdır.

Gülsüm Cengiz’e askeri darbelerin paramparça ettiği yüreğimin sesini okura ve kitlelere duyurmak için verdiği emekler ve cesareti için binlerce teşekkür ediyorum.

Elimde bir sihirli değnek olsa bütün lise tiyatro kollarında , bütün kadın örgütlerinde, bütün sendikalarda oynanmasını sağlardım.
Kendisini ayakta alkışlıyorum.

                                                                                         Nevzat Süer Sezgin
                                                                                               20.03.2009

AH MANA MU

Ah anneciğim ya da ah mana mu
Romanlar vardır ezber bozarlar, bizi yeniden düşünmeye , empati becerimizi gözden geçirmeye davet ederler.Romanlar vardır sevgili Adnan Gerger’in dediği gibi ‘kolaj yapıtlar’ olarak kaybolur giderler. Edebiyat hem bir sanat dalı hem de bir bilim dalıdır. Gelişmiş araştırıcı, kuşkucu , zihinler tarafından kaleme alınmış edebi metinler ve özellikle romanlar sorunların ortam hazırlayıcılarını ve tetikleyicilerini okuyucuya haz verecek bir biçimde (edebi bir dille ve merak uyandıran bir kurguyla)genellikle bir aşk hikayesi çerçevesinde zihinlere yerleştirebilirler.Şimdi klasikler adı altında   döne döne okuduğumuz, insanı, toplumu en iyi çözümleyen eserler bunlara en iyi örneklerdir.
AH MANA MU, her gün , her an çevremizi saran şiddet, çözümsüzlük mesajları ,çaresizlik duygularımız karşısında hep birlikte ;AH..Anneciğim..,AH ülkem..AH yeryüzü.. AH insanlık diyerek haykırmanın , yetmediğini anlatan , ezberlerimizi bozan, gittikçe yok olan empati becerimizi canlandıran bir roman.Roman, resmi tarihin gerçeklerin üstünü örttüğü, yakın tarihimizin en çok konuşulan, en az bilinen Mübadele dönemini anlatıyor.
. *1923 ve 1998 yılları arasında yayınlanmış 105 Türk yazarına ait rastgele seçilmiş 290 adet roman ve 60 ciltte toplanmış hikaye temel alınarak yapılan bir incelemenin *sonucunda görülmüştür ki 1923 -1980 arasında özelikle 1960 yılına kadar, edebiyatta mübadeleyi konu alan kitaplar oldukça azdır. Genellikle mübadele bu kitaplarda yan tema olarak ya da dolaylı bir biçimde anlatılmaktadır. Ayrıca mübadele olayı yazarların siyasi ideolojilerine göre de farklı biçimlerde yorumlanmıştır. 
  Rumların ayrılışından ilk söz eden roman, Aka Gündüz’ün 1928 yılında yayımlanan “Dikmen Yıldızı” dır. Bu romanda verilmek istenen mesaj ise “Şehrin istenmeyen düşmandan kurtarılması yolunda harcanan her çabanın, yapılan her fedakarlığın yerinde olduğudur.
 Bir başka milliyetçi yazar olan ve romanlarında Rumları genellikle olumsuz karakterler olarak çizen Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur. Yakup Kadri “Panorama” bir Müslüman mübadil karakter olan Fazlı Bey’i Rumlara benzettiği için olumsuz olarak betimlemiştir.
Farklı bir yaklaşım Reşat Nuri Güntekin’in 1942 de yayımlanan romanı “Ateş Gecesi”nde görülür. Hümanist bir yaklaşımla yazmıştır bu romanı.
Bazı Marksist yazarlar biraz daha farklı bir yaklaşımı benimsemişti. Mübadelenin “etnik” özelliğinden çok devletçiliğe karşı sınıfsal bakışı öne çıkaran bir eleştirel tutum belirlemişlerdir. Örneğin Sabahattin Ali’nin 1947 de yayınlanan “Sırça Köşk” adlı kısa öykülerinin toplandığı kitabında yer alan ve mübadeleyi konu alan ilk kısa öykü olan “Çirkince” adlı öyküsünde mübadelenin ekonomik sonuçları ele alınmaktadır. 1960 tan sonra solcu Marksist bazı yazarların eserlerindeki edebi metinlerinde birkaç benzer hikayeye rastlanır.
Fakir Baykurt “Efkar Tepesi” adlı anı kitabının Cevizlideki Kilise adlı bölümünde Rumlardan kalan yöreye hakim kilisenin duvar taşlarının, yeni askeri karargahta kullanılmak amacıyla jandarmalar tarafından yıkılışını anlatır. Yazar yörenin eski zenginliğini överken şöyle der: “İnsan elinde olmadan bir ona, bir buna bakıp kıyaslama yapıyor.”
Türkiye sosyalist hareketinin  üyelerinden olan Ermeni yazar Zaven Biberyan 1965 te yayımlanan “Yalnızlar” adlı romanın da Hıristiyanların göçüne değinir. Romanının baş karakteri azınlıklardan nefret eden okuması ve yazması olmayan milliyetçi bir adamdır.
Hasan İzzettin Dinamo “Ateş Yılları” ve “ Savaş ve Açlar” adlı romanlarında savaşa sınıfsal açıdan bakmaktadır. Bir başka solcu yazar Kemal Tahir “Kurt Kanunu” nda Rumların geride bıraktıkları tarla ve evlerin eşitsiz ve hakça olmayan bir biçimde dağıtıldığını anlatır.
Yusuf Atılgan ise “Anayurt Oteli” nde söz konusu oteli gösterişli bir eski Rum evi olarak betimler. Bu romanda Rumların, artık evlerine başkalarının yerleşmiş olduğu ‘kaçıp gidenler’ ya da ‘katledilenler’ olarak söz edilir.
Mübadeleyi izleyen eli beş yıl içinde bu olayı konu alan eserler yaklaşık bu kadardır. 1980 den sonra ise Mübadele olayına ilgi artar özellikle Tarih Ve Toplum dergisinde üst süte çıkan makaleler mübadeleye ilgiyi arttırır. Mübadele artık romanlarda “Ana Tema” olarak işlenmeye başlar.
1985 yılında Fikret Otyam’ın “Pavli Kardeş” adlı yarı anı yarı roman olan kitabı yayımlanır. Kitaptaki “Pavli “adlı karakter olumlu bir Rum’dur. Bu Rum’un kimliğini belirlerken  Türk Devletine sadakat ilkesi büyük önem taşır. Mario Levi “En Güzel Aşk Hikayemiz” adlı kitabında göçü “zorunlu” sıfatıyla anlatır.
1992 de yayınlanan Feride Çiçekçioğlu’nun “Suyun Öte Yanı” adlı romanı Türk edebiyatında bir habercidir ve Türkler ile Yunanlıların göçünü ilk defa ana tema olarak kullanır. Daha sonra Ahmet Yorulmaz “ Savaşın Çocukları” adlı romanını yayımlar. Daha sonra Yaşar Kemal “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” üçlemesinin ilk kitabında anlatır Rumların ayrılışını.
Handan Gökçek ise, AH MANA MU romanında insanları etnik veya dini nedenlerle birbirine düşürmeye devam eden, para kokulu kanla beslenen uluslararası emperyal sermayenin, NEFRET duygusunu nasıl öğrettiğini, koşullar uygun hale getirilince nasıl kitleselleştirilebileceğini, bunların sistemlerle ilişkilerini bizlere aktararak bütün anlatılanları ters yüz ediyor. Okullarımızda tarih -eğitimcilerimiz yöneticilerimiz öyle uygun gördüğü için  kronolojik olarak ,  neden-sonuç ilişkileri kopuk olayları ezbere belletilmesine  ve tüm olayların getirilip kahramanlar ve hainler ikilemine bağlanmasına alışkın olan okuru şaşırtıyor. Olayları anlamak ve ardından da onları yönlendirebilmek için küçük parçaları, birleştirebilmek, bütünü zamanına ve mekanına göre analiz edebilmek son derece değerli ,ama az rastlanan bir zihinsel gelişmişlik ister. Handan Gökçek uzun araştırmalarla tamamlandığı belli olan romanında  bunu başarıyor. Türk ve Yunan toplumunu mübadele kararına götüren süreçleri, tarihsel gerçekleri, objektif bir bakış açısıyla   kurgulayarak bir aşk hikayesi içinde okurda merak  uyandırarak  anlatıyor. Mübadele ortamını hazırlayanları,  hazırlanan ortamın kimlerin işine yaradığını, tetiklenen olayların nelere sebep olduğunu akıcı bir biçimde anlatarak,  heyecanla  okunmasını sağlıyor ve yeniden düşündürüyor. Okura ; olaylar arasındaki karmaşık örgüyü bir bütün olarak anlayıp, küçük ölçekli olayları büyük resmin  perspektifi içinde yorumlamanın, sorun çözmedeki önemini yeniden fark ettiriyor.
Romanın bölüm başlarına konulan metinler eserin bütünlüğünü tamamlayarak şiirsel bir tat veriyor. Dili çok yalın. Yunanca kökenli sözcüklerin anlamları sayfa altlarında sunulmuş.Olaylar üçüncü şahıs ağzından anlatılıyor ama hiç didaktizme kaçmıyor.Mekanların az ama öz anlatımı okuru mübadele yıllarına ve topraklarına götürebiliyor.Yazar birbirinden çok farklı adetlere, geleneklere, göreneklere sahip iki milletin insanlarını ,birbirleriyle ilişkilerini, hiç zorlamadan kahramanların yaşamları içine yerleştirerek anlatabiliyor.  AH MANA MU romanında ki Rena ve Sakuş’un aşkı gerçek aşkların ırk, din,dil farkı tanımadığını okura bir kez daha anımsatıyor.
Daha romanı okumadan ön kapaktaki Ayşe Sönmez imzalı fotoğrafa bakarken ‘AH ANNECİĞİM’   anlamına gelen ‘AH MANA  MU’ sözcükleri dudaklarınızdan dökülüveriyor.
Romanın  sezdirmeden okurda yavaşça yarattığı dönüşümle sık sık AH MANA MU diye mırıldanıverirken buluyorsunuz kendinizi.’İşte bu !’diyorsunuz .’İşte bu, edebiyatın dönüştürücü gücü bu.’
Özetle söylersem , AHMANA MU .ezberimizi bozarken yüreğimizi de titreten, çığlıklarımıza güç veren , artık ele ele tutuşmanın ,yürekten konuşmanın,maskelerimizi atarak, ideolojilerimizden bize kalan en hümanist yanımızla oynanan oyunları bozmak için dostluklarımızı, sevdalarımızı tazelemenin vaktinin geldiğini her satırıyla hissettiren bir roman.
Handan Gökçek’e ve Pupa yayınlarına çığlıklarımı çoğalttığı, ezberlerimi bozduğu için çok teşekkürler.

                                                                           Nevzat Süer Sezgin

SAKIZ'IN GÖZYAŞLARI

Ezber Bozan Bir Roman; "Sakız’ın Gözyaşları"
Can Eryümlü'nün son romanını bitirdiğimde edebiyatın insanlığı iyiye, güzele, adalete, barışa doğru dönüştürebilecek en değerli sanat dallarından birisi olduğu kadar, çok değerli bir eğitim aracı da olduğuna bir kez daha inandım.
Bence Türk edebiyatının başyapıtlarından birisi olan , Kalimerhaba İzmir'den sonra, Can Eryümlü'nün yeni romanını heyecanla bekliyordum. Nihayet 'Sakız'ın Gözyaşları' okurlarla buluştu.
Ön kapaktaki yazı karakterlerinden, fon rengine, Eugene Delacroix tablosundan, arka kapaktaki yazarın güler yüzlü resmine kadar zarif bir paket içine yerleşmişti. Daha kitabı okumaya başlamadan arka kapakta gözüme çarpan, "İlyas ya da İlias olarak doğmak senin seçimin miydi? Yaptığın tek seçim işkencede konuşmak olmuş, ama öldürttüğün adamın oğlu sana düşman değil. Seçmediklerinle suçlanırken seçtiğin hatadan bağışlanmışsın. Ne yaşam ama!" alıntısı ise şimdiden heyecanlı ve düşündürücü bir okuma serüveninin başlayacağını muştuluyordu.
339 sayfalık okuma yolculuğum boyunca sık sık "işte edebiyatın dönüştürücü gücü" diye düşündüm. Yazar, bir okur olarak beni roman kahramanı mimar Fatih'le birlikte yeni bir öğrenme sürecine sokuverdi. Ben de Fatih gibi ilk önce, Türk-Yunan ilişkileri, yaşanılan savaşlar, krizler, ölen binlerce insan hakkında bana öğretilenleri savundum. Hırslandım, kızdım, öfkelendim. Kendimi zaman zaman aptal gibi hissettim. Okudukça yeniden kızdım, yeniden duruldum ama sonunda bize öğretilenleri sorgulamaya başladım.
Eryümlü, Fatih'e ve bana önce bakmasını öğretti. Sonra gezdirdi. Araştırmanın tadını yaşattı ve nihayet yeniden ve yaşayanlardan öğrenmeye başladık.
Ülkem, Avrupa, Yunanistan, hatta dünya halkları hakkında öğrendiğim her yeni gerçek Fatih gibi beni de çok sarstı, ama her sarsıntıda, hem kendim, ülkem, tarihim hakkında yeni şeyler öğrendim, hem de yaşamlarımızı yeniden gözden geçirdim. Nasıl öğrenmemiz gerektiğini, dili, dini, ırkı, rengi ne olursa olsun halklara anlatılan resmi tarihlerin sadece yönetenlerin işine geldiği gibi kurgulandığı gerçeğiyle yüz yüze geldim. Yakın tarihimizi sadece okullarda ezberletilen bilgilerle öğrenmenin, başka ülkelerin insanlarına karşı oluşan duygu ve düşüncelerimizi nasıl belirlediğine şahit oldum. Aynı biçimde eğitilen başka ülke insanlarının da bizler hakkında oluşturduğu önyargıların pek de farklı olmadığını üzülerek gördüm. Zaman zaman kendimden utandım.Gezmenin, görmenin, insanları dinlemenin, önyargılardan kurtulmanın önemini bir kez daha anladım.
Kitabın ilk sayfasındaki Goethe'nin "Tarihi anlamayanlar onu bir daha yaşamak zorunda kalır,' sözlerinin gerçekliğini yüreğimde hissettim. Ülkeleri yönetenlerin çıkarları uğruna halkları gerçek tarih bilincinden neden ve nasıl uzak tuttuğunu ve gene kitabın girişinde yer alan "Tarih tekerrürden ibarettir" sözünün neden Türk'lere ait olduğunu yeniden fark ettim.
İnsanları etnik veya dini nedenlerle birbirine düşürmeye devam eden, para kokulu kanla beslenen uluslararası emperyal sermayenin bütün ülkelerde benzer senaryoları yaşama geçirdiklerine bir kez daha şahit oldum. Sakız'da gözyaşlarını akıtan oyunların, Çeşme'nin ya da dünyanın bir başka yerindeki herhangi bir bölgenin gözyaşlarıyla aynı olduğunu hissettim. Bir yandan  öğretilen "nefret" duygusunun  koşullar uygun olunca ne kadar  büyük bir hızla katlanarak büyüyebileceğinden korkarken, diğer yandan yaratıcılığın, anlayışın, sevginin, iletişimin insanda yarattığı mucizelere tanık oldum.Seçmedikleriyle suçlananların, onları  yönetenlerin yarattıkları sistemlerle ilişkisini yeniden sorguladım.
Bu romanda Eryümlü'nün akıcı, yalın diliyle, kurgusuyla ve anlatımıyla zihnimde yarattığı ezber bozduran tarihsel birikimine, felsefi derinliğine, doğanın rengini, kokusunu, yemeklerin tadını hissettiren edebi yeteneğine hayran oldum. Çünkü tarihi bilgilerin roman diline yedirilerek anlatımın kuruluktan ve didaktiklikten kurtarılması, büyük bir çaba ve birikim gerektirir. Çünkü diyalektik düşünce tarzını içselleştirmiş bir zihne ihtiyaç vardır.
Bu romanla, Çeşme'nin doğal güzelliklerini, tarihsel  geçmişini ve insanlarını  yeniden keşfettim. Zorluklara direnen ağaç olarak bilinen ve insan sağlığı için çok değerli olan  Sakız ağacından ismini  alan adayı, şimdiki zamanda ve geçmişte sokak sokak dolaştım. Kiliselerini, lokantalarını, kırlarını, evlerini gezdim. Adalılarla sohbet ettim, şarkılar söyledim.
Sakız'ın Gözyaşları'nı bitirdiğimde edebiyatın insanlığı iyiye, güzele, adalete, barışa doğru  dönüştürebilecek en değerli sanat dallarından birisi olduğu kadar, çok değerli bir eğitim aracı da olduğuna bir kez daha inandım.
Bir okur olarak hangi bilginin kimlerden ve nasıl öğrenileceğinin çok önemli olduğu günümüz koşullarında, resmi tarihe alternatif olarak kurgulanan, araştırmalara dayalı ve ezberlerimizi bozabilen edebi eserlerin çoğalması dileğimle Eryümlü'ye ve Pupa Yayınlarına çok teşekkür ediyorum.(NSS/BÇ)
                             Nevzat Süer Sezgin (Bu yazı Bianet’te yayınlanmıştır)


AĞITSIZ KADINLAR

Ağıtsız Kadınlar’la birlikte tüm kadınların, bütün insanlığın sessiz ağlayışını okuyacaksınız’

    Bu cümle kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısının son cümlesi. İnsanı ismiyle çağıran kitap arka kapaktaki bu cümleyle de, hemen merak içinde bırakıyor. “Sessiz ağlayış” ve “Ağıtsız Kadınlar”,  bu iki tamlama benim kitabı çok merak edip hemen sahip olmama neden oldu. Tamlamaları  tamamlayan  ön kapak da nefisti.Romanın konusunun “Töre cinayeti” diye tabir edilen, yüz karamız olduğu fazlaca kalabalık düzenlenmiş arka kapaktan anlaşılıyordu. Doğrusu, bu çok tatsız, iç yakan konuyu  hiç merak etmiyordum. Medya zaten ballandıra ballandıra anlatıyordu. Ama bu iki tamlamadaki edebi güç, böyle bir konunun romanda nasıl anlatılacağını çok merak etmemin nedeni oldu.

    Rıfat Mertoğlu’nun  tertemiz dili ve su gibi akan kurgusu romanı bir soluk da okuttu. Bitirdiğimde edebiyatın dönüştürücü gücüne bir kez daha inandım. Durdum. Ve içimdeki  kaosu  yudum yudum yaşamak için romanı yeniden ağır ağır tekrar okudum. Kaos iyidir.Yorar, acıtır ama düşündürtür ve çözüm ürettirir.

‘Ağıtsız Kadınlar’ın  benim yüreğimde ve zihnimde yarattığı kaos, daha ilk sayfada yazarın ithafında başladı. “Yüreği öksedeki serçeler gibi ürperen kadınlara”  adanmıştı kitap. Ama hemen arka sayfasında bir tapınak yazıtından alınan  küçük alıntının son cümlesi ; “Görmeye çalış ki ,bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de güzeldir” diyordu .Yani yazar okuru hemen  ilk iki sayfada kaosa doğru sürüklüyordu. Rıfat Mertoğlu’nun deyimiyle “yüreğime cam kırıkları bata bata” 225 sayfa boyunca dolandım durdum. Güneydoğu’nun dağlarındaki havayı soludum, çiçekleri kokladım, hayvanları okşadım. Kentlerdeki tarihi sokaklarda dolaştım, yapılarda yattım kalktım.Yazarla birlikte gezdim dolaştım ve savaştım. Birbirinden çok farklı dilleri, dinleri, töreleri olan insanların asırlar boyu bir arada barış içinde yaşadığı günleri özlemle ve  saygıyla andım.

Anlatılan her duyguyu, her nesneyi, her olayı  taa….içimde   hissettim. Öfkelendim. Heyecanlandım. Savaştım. Sevindim. Ağladım. Umutlandım. Seviştim. Kaçtım. Utandım. Hayran kaldım.
  Sık sık basın yayın organlarında adı geçen ama, biz  batıdaki kentlilerin, gündelik yaşamında hiç iz bırakmayan   Hiva, Melke, Felemez, Circo, Cemşit, Mendo, ve diğerleri   zihnime yüreğime yerleştiler. Onlar Güneydoğu’yu tüm yüzleriyle bana öğrettiler. Onlarla birlikte ölümü istemenin, bazen direnmenin başka bir biçimi olabileceğini anladım. Onlarla birlikte bir savaşta düşman tarafların askerleri de olsan, çocukluk arkadaşlığının vazgeçilemeyişini fark ettim. Namus adına yaratılan törelerin insanlık aleminde annelik, babalık, kardeşlik, akrabalık, komşuluk, rollerini nasıl bir acımasızlıkla yok ettiğine, aile kurumunun insan yiyen bir canavara dönüşümüne  tanık oldum.

Vahşi kapitalizmin emrindeki uzaktan kumandalı basın yayın organlarının insanlara sadece  tüketimi değil, ölme biçimlerini bile kolayca öğreten bir halk okulu olmasına isyan ettim.
Yüzyıllardır kadınlarda yaratılan çaresizliği kabullenme tavrının, yerleşikliği karşısında isyan ettim.Bu zincirin kırılması için ‘ben hümanistim’ diyen tüm kadınların feminist bir yaklaşımla olayları örtüştürmeleri gerektiğine olan, inancım arttı. Hümanizmin romantik bir kavram olmaktan çıkmasını, artık  edebiyatın içinde de, toplumsal acı gerçekleri kurgulayarak  yerleşmesini, edebiyat aleminin ülkemiz hakkında edinecekleri bilgilerin ve gösterecekleri ilginin bedelini göze almalarını  diledim.

Ben de bu romanın  kahramanları gibi sık sık yalnızlık, bezginlik ve yeniklik hissettim. Bir yandan yoksullaştım. Bir yandan varsıllaştım. Ama en önemlisi bu roman bittiğinde gerçekçi bir iyimserliğin ve direncin  yaratacağı küçük dönüşümlerle dünyanın güzelleşebileceğine  bir kez daha inandım.
   
 Teşekkürler Rıfat Mertoğlu.       
 Teşekkürler İlya Yayınevi.
                                                                                          
                                                                                                           22.11.2008
                                                                                                   Nevzat Süer Sezgin

AĞITSIZ KADINLAR

  Ağıtsız Kadınlar’la birlikte tüm kadınların, bütün insanlığın sessiz ağlayışını okuyacaksınız’

    Bu cümle kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısının son cümlesi. İnsanı ismiyle çağıran kitap arka kapaktaki bu cümleyle de, hemen merak içinde bırakıyor. “Sessiz ağlayış” ve “Ağıtsız Kadınlar”,  bu iki tamlama benim kitabı çok merak edip hemen sahip olmama neden oldu. Tamlamaları  tamamlayan  ön kapak da nefisti.Romanın konusunun “Töre cinayeti” diye tabir edilen, yüz karamız olduğu fazlaca kalabalık düzenlenmiş arka kapaktan anlaşılıyordu. Doğrusu, bu çok tatsız, iç yakan konuyu  hiç merak etmiyordum. Medya zaten ballandıra ballandıra anlatıyordu. Ama bu iki tamlamadaki edebi güç, böyle bir konunun romanda nasıl anlatılacağını çok merak etmemin nedeni oldu.

    Rıfat Mertoğlu’nun  tertemiz dili ve su gibi akan kurgusu romanı bir soluk da okuttu. Bitirdiğimde edebiyatın dönüştürücü gücüne bir kez daha inandım. Durdum. Ve içimdeki  kaosu  yudum yudum yaşamak için romanı yeniden ağır ağır tekrar okudum. Kaos iyidir.Yorar, acıtır ama düşündürtür ve çözüm ürettirir.

‘Ağıtsız Kadınlar’ın  benim yüreğimde ve zihnimde yarattığı kaos, daha ilk sayfada yazarın ithafında başladı. “Yüreği öksedeki serçeler gibi ürperen kadınlara”  adanmıştı kitap. Ama hemen arka sayfasında bir tapınak yazıtından alınan  küçük alıntının son cümlesi ; “Görmeye çalış ki ,bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de güzeldir” diyordu .Yani yazar okuru hemen  ilk iki sayfada kaosa doğru sürüklüyordu. Rıfat Mertoğlu’nun deyimiyle “yüreğime cam kırıkları bata bata” 225 sayfa boyunca dolandım durdum. Güneydoğu’nun dağlarındaki havayı soludum, çiçekleri kokladım, hayvanları okşadım. Kentlerdeki tarihi sokaklarda dolaştım, yapılarda yattım kalktım.Yazarla birlikte gezdim dolaştım ve savaştım. Birbirinden çok farklı dilleri, dinleri, töreleri olan insanların asırlar boyu bir arada barış içinde yaşadığı günleri özlemle ve  saygıyla andım.

Anlatılan her duyguyu, her nesneyi, her olayı  taa….içimde   hissettim. Öfkelendim. Heyecanlandım. Savaştım. Sevindim. Ağladım. Umutlandım. Seviştim. Kaçtım. Utandım. Hayran kaldım.
  Sık sık basın yayın organlarında adı geçen ama, biz  batıdaki kentlilerin, gündelik yaşamında hiç iz bırakmayan   Hiva, Melke, Felemez, Circo, Cemşit, Mendo, ve diğerleri   zihnime yüreğime yerleştiler. Onlar Güneydoğu’yu tüm yüzleriyle bana öğrettiler. Onlarla birlikte ölümü istemenin, bazen direnmenin başka bir biçimi olabileceğini anladım. Onlarla birlikte bir savaşta düşman tarafların askerleri de olsan, çocukluk arkadaşlığının vazgeçilemeyişini fark ettim. Namus adına yaratılan törelerin insanlık aleminde annelik, babalık, kardeşlik, akrabalık, komşuluk, rollerini nasıl bir acımasızlıkla yok ettiğine, aile kurumunun insan yiyen bir canavara dönüşümüne  tanık oldum.

Vahşi kapitalizmin emrindeki uzaktan kumandalı basın yayın organlarının insanlara sadece  tüketimi değil, ölme biçimlerini bile kolayca öğreten bir halk okulu olmasına isyan ettim.
Yüzyıllardır kadınlarda yaratılan çaresizliği kabullenme tavrının, yerleşikliği karşısında isyan ettim.Bu zincirin kırılması için ‘ben hümanistim’ diyen tüm kadınların feminist bir yaklaşımla olayları örtüştürmeleri gerektiğine olan, inancım arttı. Hümanizmin romantik bir kavram olmaktan çıkmasını, artık  edebiyatın içinde de, toplumsal acı gerçekleri kurgulayarak  yerleşmesini, edebiyat aleminin ülkemiz hakkında edinecekleri bilgilerin ve gösterecekleri ilginin bedelini göze almalarını  diledim.

Ben de bu romanın  kahramanları gibi sık sık yalnızlık, bezginlik ve yeniklik hissettim. Bir yandan yoksullaştım. Bir yandan varsıllaştım. Ama en önemlisi bu roman bittiğinde gerçekçi bir iyimserliğin ve direncin  yaratacağı küçük dönüşümlerle dünyanın güzelleşebileceğine  bir kez daha inandım.
   
 Teşekkürler Rıfat Mertoğlu.       
 Teşekkürler İlya Yayınevi.
                                                                                          

                                                                                                   Nevzat Süer Sezgin

AĞITSIZ KADINLAR

 Ağıtsız Kadınlar’la birlikte tüm kadınların, bütün insanlığın sessiz ağlayışını okuyacaksınız’

    Bu cümle kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısının son cümlesi. İnsanı ismiyle çağıran kitap arka kapaktaki bu cümleyle de, hemen merak içinde bırakıyor. “Sessiz ağlayış” ve “Ağıtsız Kadınlar”,  bu iki tamlama benim kitabı çok merak edip hemen sahip olmama neden oldu. Tamlamaları  tamamlayan  ön kapak da nefisti.Romanın konusunun “Töre cinayeti” diye tabir edilen, yüz karamız olduğu fazlaca kalabalık düzenlenmiş arka kapaktan anlaşılıyordu. Doğrusu, bu çok tatsız, iç yakan konuyu  hiç merak etmiyordum. Medya zaten ballandıra ballandıra anlatıyordu. Ama bu iki tamlamadaki edebi güç, böyle bir konunun romanda nasıl anlatılacağını çok merak etmemin nedeni oldu.

    Rıfat Mertoğlu’nun  tertemiz dili ve su gibi akan kurgusu romanı bir soluk da okuttu. Bitirdiğimde edebiyatın dönüştürücü gücüne bir kez daha inandım. Durdum. Ve içimdeki  kaosu  yudum yudum yaşamak için romanı yeniden ağır ağır tekrar okudum. Kaos iyidir.Yorar, acıtır ama düşündürtür ve çözüm ürettirir.

‘Ağıtsız Kadınlar’ın  benim yüreğimde ve zihnimde yarattığı kaos, daha ilk sayfada yazarın ithafında başladı. “Yüreği öksedeki serçeler gibi ürperen kadınlara”  adanmıştı kitap. Ama hemen arka sayfasında bir tapınak yazıtından alınan  küçük alıntının son cümlesi ; “Görmeye çalış ki ,bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de güzeldir” diyordu .Yani yazar okuru hemen  ilk iki sayfada kaosa doğru sürüklüyordu. Rıfat Mertoğlu’nun deyimiyle “yüreğime cam kırıkları bata bata” 225 sayfa boyunca dolandım durdum. Güneydoğu’nun dağlarındaki havayı soludum, çiçekleri kokladım, hayvanları okşadım. Kentlerdeki tarihi sokaklarda dolaştım, yapılarda yattım kalktım.Yazarla birlikte gezdim dolaştım ve savaştım. Birbirinden çok farklı dilleri, dinleri, töreleri olan insanların asırlar boyu bir arada barış içinde yaşadığı günleri özlemle ve  saygıyla andım.

Anlatılan her duyguyu, her nesneyi, her olayı  taa….içimde   hissettim. Öfkelendim. Heyecanlandım. Savaştım. Sevindim. Ağladım. Umutlandım. Seviştim. Kaçtım. Utandım. Hayran kaldım.
  Sık sık basın yayın organlarında adı geçen ama, biz  batıdaki kentlilerin, gündelik yaşamında hiç iz bırakmayan   Hiva, Melke, Felemez, Circo, Cemşit, Mendo, ve diğerleri   zihnime yüreğime yerleştiler. Onlar Güneydoğu’yu tüm yüzleriyle bana öğrettiler. Onlarla birlikte ölümü istemenin, bazen direnmenin başka bir biçimi olabileceğini anladım. Onlarla birlikte bir savaşta düşman tarafların askerleri de olsan, çocukluk arkadaşlığının vazgeçilemeyişini fark ettim. Namus adına yaratılan törelerin insanlık aleminde annelik, babalık, kardeşlik, akrabalık, komşuluk, rollerini nasıl bir acımasızlıkla yok ettiğine, aile kurumunun insan yiyen bir canavara dönüşümüne  tanık oldum.

Vahşi kapitalizmin emrindeki uzaktan kumandalı basın yayın organlarının insanlara sadece  tüketimi değil, ölme biçimlerini bile kolayca öğreten bir halk okulu olmasına isyan ettim.
Yüzyıllardır kadınlarda yaratılan çaresizliği kabullenme tavrının, yerleşikliği karşısında isyan ettim.Bu zincirin kırılması için ‘ben hümanistim’ diyen tüm kadınların feminist bir yaklaşımla olayları örtüştürmeleri gerektiğine olan, inancım arttı. Hümanizmin romantik bir kavram olmaktan çıkmasını, artık  edebiyatın içinde de, toplumsal acı gerçekleri kurgulayarak  yerleşmesini, edebiyat aleminin ülkemiz hakkında edinecekleri bilgilerin ve gösterecekleri ilginin bedelini göze almalarını  diledim.

Ben de bu romanın  kahramanları gibi sık sık yalnızlık, bezginlik ve yeniklik hissettim. Bir yandan yoksullaştım. Bir yandan varsıllaştım. Ama en önemlisi bu roman bittiğinde gerçekçi bir iyimserliğin ve direncin  yaratacağı küçük dönüşümlerle dünyanın güzelleşebileceğine  bir kez daha inandım.
   
 Teşekkürler Rıfat Mertoğlu.       
 Teşekkürler İlya Yayınevi.
                                                                                          
                                                                                                           
                                                                                                   Nevzat Süer Sezgin