İnceleme Tanıtım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnceleme Tanıtım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

PİRİ REİS

HANDAN GÖKÇEK –  Çizmeli Kedi Kitaplığı

  Çizmeli Kedi Kitaplığı çocuklarımız ve gençlerimiz için değerli yapıtları yayınlamaya devam ediyor. Dahiler Kulübü dizisinin ikinci kitabı olarak çocuklarımıza armağan edilen Piri Reis yetişkin dünyasının öykü ve romanlarıyla tanıdığı Handan Gökçek’in ikinci çocuk kitabı.
Kitabın kapağı Murat Kara tarafından Piri Reis’in görkemli kimliğini çağrıştıracak bir biçimde hazırlanmış. ‘Al beni hemen oku’ diye çağıran bir sesi var. İç resimlerde de aynı titizliğe hayran olmamak mümkün değil. Arka kapakta kitap biyografi diye tanımlansa da bence ‘biyografik roman’ tanımı daha iyi olurdu.
Handan Gökçek beş yüz yılı aşan bir süredir yaptıklarıyla kendisinden söz ettiren bu büyük denizcinin yaşamını gerçek bir roman tadında okurlara sunmuş. ‘Gözlerinin önünde alabildiğine uzanıyordu iki farklı mavilik, biri gökyüzü diğeri deniz. Çok uzaklarda bir yerde gökyüzü aşağı iniyor, deniz yükseliyor ikisi birlikte incecik bir çizgi halini alıyordu.’ cümleleriyle başlayan 96 sayfalık kitap okuru hemen edebi bir tatla kavrıyor. 10 yaşındaki Muhiddin Piri ‘nin denizcilik ve kaptanlık hayalleri ilk sayfadan başlayarak merak duygusunu uyandırıyor. Hayaller o kadar canlı anlatılıyor ki ‘ne olacak bu çocuğun geleceği?‘ sorusuyla kitabı hemen bitirmek arzusu uyandırıyor.
   Küçük Piri babasının ısrarıyla Hoca efendiden aldığı derslere, kaptan amcasının anlattığı denizcilik öyküleriyle ilgili hayaller kurarak katlanabiliyor. Hayallerini geceleri kandil ışığında oluşan gölgelerden yarattığı ejderha biçimindeki dostuyla paylaşıyor. ‘Ben bir rüyayım, hikâye kahramanı olduğumda doğru. Sen hikâyelere inandığın için ben burada varım. Masallara inanmayanlar gerçekleri bulamazlar.’diyerek kendisini tanımlayan ejderha yaşamı boyunca Piri Reis’e cesaret veren iç sesi oluyor ve yoldaşlık ediyor. Osmanlı yükseliş döneminde denizlere hâkim olma gücünü, gezdiği gördüğü yerleri yazarak anlatma ve çizme becerilerini hep bu hayali kahramanıyla konuşarak gerçekleştiriyor. Kitap boyunca deniz tutkusunu, yalnızlığı, düşmanlarla baş etmeyi kendi iç sesine kulak vererek başarabilen bir dehanın görkemli yaşamını okuyoruz. Ejderha ile betimlenen fantastik kahraman anlatıya farklı bir coşku ve heyecan katıyor.
Handan Gökçek ‘ehli hürmet’,  ‘Alesta tramola’ gibi sözcükleri yer yer akıcı anlatımına yerleştirerek,  okura denizcilik deyimleri ve on beşinci yüzyılın gündelik dili hakkında fikirler veriyor. O çağın mekânlarını sanki içinde yaşamış gibi anlatarak okuru yüzyıllar ötesine götürmeyi başarabiliyor.
Zorlu bir araştırmayla ve zengin bir edebi yetkinlikle yazılmış bu eseri çocuklara ve gençlere armağan ettiği için sevgili Handan Gökçek’e teşekkür ediyor ve bu kulvarda yeni yapıtlarını bekliyorum.
Kitabın ikinci baskısında hedeflenen yaş grubunun kapakta yer almasını, eserin hazırlanmasında kullanılan kaynakların belirtilmesini ve severek okuduğumuz Handan Gökçek’in eserlerinin tamamının yazılmasını dileyerek Çizmeli Kedi Kitaplığına da başarılar diliyorum.

Gökyüzü Sevinci



Zengin, yoksul, genç, yaşlı, kadın, erkek hepimizin yaşam boyu en değerli varlığı şüphesiz ki çocuklarımızdır.Tüm yetişkinlerin en içten dileği, çocuklarını, evrensel düşünebilen, yaratıcı, sorun çözebilen, kendisinden memnun, başkalarına saygılı, iletişim becerisi gelişmiş, beden ve ruh sağlığı iyi, başarılı, barıştan yana, sorumluluklarının bilincinde davranabilen , demokratik bir kimliğe sahip  yetişkinlere dönüştürmektir.
            Ancak çocuk denilen varlık anne karnına düştüğü andan, yetişkin oluncaya kadar sürekli öğrenerek gelişmekte  olan bir varlıktır. Bu gelişim onun aldığı eğitime, ona sunulan araç ve gereçlere, gösterilen ilgiye ,onun yaşadığı  toplumsal değerlere ve insan ilişkilerine bağlı olarak şekillenir.
            Kısacası çocuklar yaşantılarının onlara sunduklarını YAŞAYARAK öğrenirler. Çocukluk çağındaki öğrenmeler (9 yaşın sonuna kadar), gelecekte ki yetişkin kimliğinin  yüzde yetmişlere varan bölümünü yaratır.
            Çocuk penceresinden bakılınca günümüz dünyası alabildiğine zengin, ama bir o kadar karmaşık bir öğrenme ortamıdır. Bir yanda ,bin bir çeşit yiyecek, giyecek,bin bir çeşit oyuncak, bin bir çeşit olay, bin bir çeşit kitap,diğer yanda savaşlar, ölümler, doğal afetler, açlıklar,yoksulluklar.
Bir yanda doğruluk dürüstlük, çalışkanlık, gibi erdemler, diğer yanda paranın , silahın ve kasın gücüne olan tapınma. Günümüz  çocuk kültüründe bu karmaşanın payı büyüktür.
Bence günümüzde çocuk edebiyatı hiçbir zaman olmadığı kadar önemli bir eğitim aracına dönüşmüştür.Sorumluluğu ve görevi her zamankinden büyüktür. Jorge Luis Borges:
‘İnsanın türlü araçları arasında en şaşırtıcı olanı, hiç kuşkusuz KİTAPTIR. Mikroskop ile teleskop  görme yetimizin uzantısıdır. Telefon sesin uzantısıdır.Saban ile kılıç insan kolunun uzantısıdır. KİTAP ise bambaşka bir şeydir. İnsan belleği ile düş gücünün uzantısıdır.”diyor. Onun dediği gibi “Edebiyat  okurda, yaşamın bir bütün ve anlamlı olduğu duygusunu yaratır. Çocuklarımıza yaşamın bütünlüğünü, anlamını ve güzelliğini öğretebilmek, onları yaşama sağlıklı bir gelişimle hazırlayabilmek için, edebiyat hiç vazgeçemeyeceğimiz ve çok özenli bakmamız gereken bir sanat ve bilim dalıdır.Yetişkinlerin belleği ile çocukların düşlerini birleştirebilen çocuk edebiyatı eserlerinin ölümsüzlüğü bundandır. Çünkü insanın diğer canlılardan en büyük farkı düş kurabilme özelliğidir.Tüketim kültürü  bütün silahlarıyla çocuk kültürünü yok etmekte; dolayısıyla insanlığın düşlerini çalarak,dilini bozarak,  sermayenin düşlerini  silahla, şiddetle, kanla gerçekleştirecek bireyler yaratmak için edebiyat gibi, sinema gibi en etkin sanatları kullanmaktan sakınmamaktadır.
Konu ÇOCUK ve GENÇLİK  EDEBİYATI ise, yani ürünün hedef kitlesi çocuklar veya gençler ise, bu sorumluluk çok daha fazla düşünülmesi, irdelenmesi gereken bir niteliğe bürünür. Çünkü;  yetişkin dünyasının “çocuk” ve “genç” diye tanımladığı varlık, “Kitap” diye tanımladığımız üründen en kolay, en hızlı etkilenen gelişmekte olan bir varlıktır.
            Çünkü onlara sunduğumuz kitaplarla, bilişsel, dilsel, sosyal, duygusal, bedensel gelişim boyutlarında olumlu ve olumsuz etkilenmelere açıktırlar.
            Çünkü hepimiz biliriz ki çocukluğumuzda ve gençliğimizde okuduğumuz kitaplar, şimdiki yetişkin kimliğimizi oluşturan  yapı taşlarının en renkli olanlarındandır.
            Çünkü  tüketim kültürünün etkisi altında, tüketirken, tükenen çocuklarımızın ahlaksal ve toplumsal sorumluluğun bilinciyle çalışan Çocuk edebiyatı ekiplerine ihtiyacı vardır.
            Onlara sunduğumuz ve ürettiğimiz kitapların yaratılmasında, üretilmesinde, seçiminde göstereceğimiz titizlik, bu günlerimizin, yarınlarımızın ışığı olacaktır.
             EN DEĞERLİ VARLIKLARIMIZ ÇOCUKLARIMIZIN ve GENÇLERİMİZİN gelişme çağlarında bu titizliğe , özene ve bilinçli çalışan ekiplere  gerçekten ihtiyacı vardır.
Hepimiz iyi biliyoruz ki;Yetişkinlerin çocuklara söyledikleri sözler uçar. Ama yazılar zihinlerinde, yüreklerinde kalır ve davranışa dönüşür.Çocuklar büyür, yöneten ve yönetilenlere dönüşür.
Bütün bu gerçeklerin farkında olan Nezih-Er yayınları çocuk edebiyatı alanında ilk yayınlarını Mine Ömer’in Gökyüzü Sevinci ile bizlere sundu. Mine Ömer 1984 yılından beri şiirlerini çeşitli dergilerde ve Rüzgarın Kızı değilim, Dünyamıza bir kıyı, Düş İskelesi, isimli şiir kitaplarıyla bizlerle paylaşıyor. Aynı zamanda 2007-209 yılları arasında ALAZ edebiyat dergisini, 2009 dan beri de Kurşun Kalem Edebiyat Dergisini yayınlayarak edebiyatımıza başka bir kulvardan da hizmet eden bir yazın emekçisi.
Şimdi aramıza Azime Akbaş Yazıcının kapak ve iç resimlerini yaptığı, Perihan Ömer’in kapak tasarımını hazırladığı , bir çocuk kitabıyla katıldı.
Kitabını ‘savaşlarda büyüyen tüm çocuklara‘ adamış. Kıbrıs savaşı sırasında kendisi de çocuk olan bir yazarın yetişkin dünyasına çok değerli bir uyarı imzasıyla. Son on yılda yapılan savaşlarda üç milyon çocuk yaşamını yitirdi, beş milyon çocuk sakat,oniki milyon çocuk evsiz  kaldı. Bir milyondan fazla çocuk bütün ailesini yitirdi. Milyonlarca çocuk çok ağır psikolojik travmalar yaşadı. Dünyanın çeşitli bölgelerinde ve hemen yanı başımızda Suriye’de çocuklar savaşın içinde büyüyorlar.
Gökyüzü Sevinci bence günümüzün en  önemli sorunu olan savaşın, çocuk penceresinden algılanma (ya da buna algılamayışı mı demeliyiz )biçimini çok güzel anlatan değerli bir yapıt.
           Mine Ömer  bu eserinde meraklı, duyarlı, coşkulu bir kız çocuğunun çevresini, yetişkinlerin davranışlarını kavrama sürecini anlatıyor.
            Mine Ömer’in dili doğal olarak şiirsel.  Akıcı, kolay okunan ve naif bir anlatımı var. Kitabın hedef kitlesi olan sekiz yaş ve üstüne uygun. Sözcük seçimleri ve cümle uzunlukları yazarın çocuk edebiyatına attığı bu ilk adımın arkasının geleceğini müjdeliyor. Öykünün kahramanı Yonca kendisinin de doğanın bir parçası olduğunu keşfediyor. Dilinde,
Bir Çocuğun Yaşama Sevinci
Eteğine güzel günler bulaşan çocukların
gözleridir gökkuşağı
renkleri solmayan günlere göçü
bütün kuşların
gün mavi olsa Akdeniz’de
sevgi çocukların ana dili
sarışın bir güneştir umut
göğü öpen denizse çocuklar
bulutların koşusudur zaman
beyazlığını savura savura akar hayata
en güzel mevsimde açar yaşama sevinci
mis çiçekleriyse çocuklar.’ Şiiriyle dolaşıyor. Doğayı bozan her davranışa karşı çıkıyor. Yapılan haksızlıkların, kötülüklerin farkına varıyor.
            Kitabı bitirdiğiniz zaman siz de beyaz salıncağa binip bulutlara uzanacak, ağaçlarla, çiçeklerle, kuşlarla çeşit çeşit böceklerle, kedilerle, köpeklerle, yaşlı kaplumbağa ile dost olacaksınız. ? Onun gibi ‘Nedir bu savaş?’, ‘ Niçin savaşıyor insanlar?’  Sorularının yanıtlarını araştıracaksınız.
            Yüreğinizdeki sevgiyi Yonca’yla  birlikte çoğaltarak tüm savaşlara bilgiyle, şiirle, şarkıyla, dansla karşı çıkacaksınız. Kendinizden bir şeyler bulacağınız bu eserle barışın, doğadaki güzelliklerin ve yaşamın tadını keşfedeceksiniz.
Ülkemizde ve dünyadaki tüm çocukların, barış içinde, mutlu, sağlıklı büyümeleri dileklerimle, Nezih- Er Yayınlarına, Azime Akbaş Yazıcı’ya, Perihan Ömer’e ve Mine Ömer’e tüm savaş karşıtları adına teşekkür ediyor, Gökyüzü Sevincinin yolu açık olsun diyorum.
 Nevzat Süer Sezgin

Denizler Geçti Gökyüzümden



NEZİH_ER yayınlarının, şair dostumuz Mine Ömer’in editörlüğüyle, biz okurlara sunduğu ‘Denizler Geçti Gökyüzümden’ Azime Akbaş Yazıcı’nın ikinci kitabı.Geçtiğimiz günlerde ikinci basımı yapıldı.
Kitabı elinize alınca  ön ve arka kapaktaki Ilgaz Uğurluer’in nefis fotoğrafları ve Perihan Ömer’in özenli tasarımını sevmemek mümkün değil. Arka kapaktaki Gültekin Emre’nin kısa tanıtım yazısıyla sarsılmaya hazırlanarak okumaya başlıyorsunuz.
Seksenyedi kısa bölümden oluşan  yapıtı, öykü mü? şiir mi? anlatı mı? deneme mi? ağıt mı? yoksa hepsi mi? bilemeden içinde kaybolarak okuyorsunuz.
Resim sergilerini dolaştığımız, şiirlerini okuduğumuz Azime Akbaş Yazıcı’nın bu kitabı, adeta ‘yazmadan edemediğim mavi düşlerim, yıldızlı gecelerin tarif edilmez hasretiydiniz’ diye anlattığı, hep çizmek istediği tablolarından oluşmuş, harflerle bezenmiş bir sergi. Ama her tabloda başka tablolarda keşfederek okumayı sürdürüyorsunuz. Her satırı okurken içinizden ‘bir başka oluyor ressam ve şairin kelimelerle, uğraşması’ diye düşünerek , döne döne  okuyorsunuz. Sözcükler ışık, renk ve gölgelerle kaynaşmış, imgelerle bütünleşip cümlelere dönüşmüş ve sanki yeni bir edebi tür yaratılmış.Yazarın duygularının ve düşüncelerinin yüreğinize dolduğunu, rengarenk görüntülerle beyninizi kemirdiğini hissederken, kendinizi de tabloların içinde buluveriyorsunuz.
Artık sizin de gökyüzünüzden denizler geçmeye başlıyor.

Yazarla birlikte sergiyi dolaşırken  her çeşit sömürüye, haksızlığa, ayrımcılığa,   özensizliğe, karşı çıkıyor doğanın diyalektiğini yeniden keşfediyorsunuz.
Azime Akbaş Yazıcı ’Doğayla beraber insanlığın ortak tarihinin de yok olmasına izin mi vereceğiz?’ diye sorarak her satırda algılarınızı zorlayan ama arı ve tertemiz bir Türkçe’yle anlatıyor isyanını.
O çevresinde olan her nesneye, her olaya kendisine göre bir anlam katarak adeta varlıkların  gizemini  anlatıyor bizlere. Ressamları yeniden yorumluyor gündelik yaşamın an’larıyla bütünleştirerek.
‘Dali’ nin uzun gölgelerine gizlenen kadın figürüdür, boşluğun yeşil dili. Saatin dili kayar, kuru dallar ucunda. Beyaz bir atın iskeletine vurur süt beyaz gölgesi perilerin. Uzar kadının saçları, tekirin uykusu uzar.
Bordo yalnızlığında bir iskemle, küçük bir pencereden vuran turuncu ışıkla, kırmızı kumaş parçasıyla paylaşır dilini renklerinin. Yeşil ve derin kuyularda akrep arar kendine saatler.
Uzun ve beyaz elbiseli kızların yeşil bahçelerinde gezinir Monet. Mavi ağaçların suya vuran mor gölgesinde nilüferdir elleri. Pembe şemsiyesinin altında uzun bir mektup olur hüzün yüklü kızın dizeleri.
Uyur tekir, kitabın sayfalarında. Gözleri ölür nehirlerin.
Edgar Degas tozlu sarılarının içinden balerinlerini armağan eder.
Sarı saman yığınlarının içinden çıkar gelir Giotto’ nun havarileri.
İp cambazının içinde bir korkudur örümcek ağları.
Yıkılacak köprüleri düşünür kararır gözleri, kıyılar kalacaktır nasılsa…’’
Okudukça sonsuz denizler ve gökyüzü birbiriyle kaynaşıyor ve  ‘insanın’ sadece doğanın bir parçası olduğunu yeniden anımsıyorsunuz. Azime Akbaş Yazıcı gaspedilen, ranta çevrilmeye çalışılan her davranışa kalemiyle karşı çıkyor.
Onu okudukça insanı doğadan ayıran, yorgun Dicle’yi, kırgın Allionai’yi, Hasankeyf’i ve Munzur’u yok eden baskılara karşı direnciniz artıyor.Yazar bize ‘kafanızı kuma, aklınızı suya gömmeyin’, ’Evrenin sessiz çığlığına sessiz mi kalacağız?’ sorusunu sorarak, hemen şimdi  HES’lere karşı birleşin diye haykırıyor.
Hayata dair ne varsa dokunuyor ipeksi bir dille. Aşk, sevgi, umut, doğa, tarih, su, hava,  kuşlar, kediler, rüzgar, gökyüzü, çocuk gözleri ve gülüşleri, melekler, dirençli kadınlar, mitoloji, sanat, güven, çiçek kokuları, kutsanıyor onun şiirinde.
‘’Sevgili Sen...
Zaman, onu nasıl algılarsan o değil midir? Dokun bana ömrüm,
dokun her yanıma soluksuz. Sana akıyor rüzgarlarım, bilmez
misin? Aç kollarını su, sana geliyorum.
Ne çok canı yanar suyun, ne çok dillenir gecenin elleri.
Göz akar gider kuzey gecelerine, dinle şarkısını balıkçıların.
Dinle üzüm bağlarını, yıldızlar düşer köpüklü denizlere.
Şaraba akar o güzel saatler,
büyür can, ses büyür..
Aşıp içinin perdesini.
aç perdesini içinin
rüzgarındayım gözbebeğim
büyütürken gökyüzünü içim
olmasın sabah
seviyorum Su’ yun nefesini
öper gibi
ya da
belirsiz ışığın tanığıdır çocuklar
kısacık saclarında kentler dinlenir.’
İtirazı var yalnızlığa, aldanmalara, yalanlara, korkulara, korkutanlara, unutulmaya, unutmaya, kaçmaya, maskelere, kuklalara, geçici arzulara, boşa harcanan zamanlara.Doğanın düzenine karşı olan her şeye..
‘emanet gökyüzünde
sus pus olur
yusufçuk kuşları
ucuz şarkılar
biriktiren ellerinde
isyandır hırçın zamanlar’
Yazar ölümü sorguluyor yüreğinizi kanatarak ‘çıplak ayaklı kan denizlerinden geçiyor ölüm. Ses çıkarmaz ki masum yüzü, bir dilim ekmeğin.’diyor ve devam ediyor ;
‘adını hatırlamadığım
Çocuklar koşar
Ölümsüzlüğün
Filiz sürgünü sabahlarına
Postal sesleri
Kan sesleri
Çan sesleri’
Sonra ölmek bile yetmiyordu.’diyor ama hemen yaşama çağırıyor ;
‘uyut yüreğini
ve uç elbet
korkularına
yalın ayak
bir çiçek büyüt tabanlarında ‘diyerek.
Bu yapıtta, melek kuşu- çöl gülü- yorgun turuncu- lamekan denizler-üşüyen özlemler-gölgeli düşler-gibi yaratılmış imgelerle anlatılan varlıkları artık sizde öyle algılamaya başlıyor ve bir kez daha edebiyatın dönüştürücü gücü karşısında şapka çıkarıyorsunuz.
‘Su s/ağır
İçine içine kanıyor Dicle..’gibi dil oyunları karşısında ise Türkçe’mizin gücüne olan inancınız çoğalıyor.
Yazar kitaba;
‘Kim biliyor
Ötesini kendinin..’ diye başlıyor ama;
‘kendi gerçeğinde değişiyor duyular
her gece filizlenip
her sabah ölüyor yüzvurumu
tutsaklıklar
hadi çocuk / getir  bir şarkı daha
uçacak mavi kuş / aydınlık sabahlara’ diyerek hepimizi karanlıklar içinde meşaleler yakmaya çağırıyor.
Kitabı ‘Denizler geçti gökyüzümden kanat kanat ve aceleydiler. Ah…’diyerek bitiren  Azime Akbaş Yazıcı’yı kutluyor, yeni eserleriyle yolumuzu aydınlatmayı sürdürmesini diliyorum.
AZİME AKBAŞ YAZICI
Nezih_er Yayınları
Mart 2012
Nevzat Süer Sezgin

Ezber Bozan Bir Roman; "Sakız’ın Gözyaşları"



Can Eryümlü'nün son romanını bitirdiğimde edebiyatın insanlığı iyiye, güzele, adalete, barışa doğru dönüştürebilecek en değerli sanat dallarından birisi olduğu kadar, çok değerli bir eğitim aracı da olduğuna bir kez daha inandım.
Bence Türk edebiyatının başyapıtlarından birisi olan , Kalimerhaba İzmir'den sonra, Can Eryümlü'nün yeni romanını heyecanla bekliyordum. Nihayet 'Sakız'ın Gözyaşları' okurlarla buluştu.
Ön kapaktaki yazı karakterlerinden, fon rengine, Eugene Delacroix tablosundan, arka kapaktaki yazarın güler yüzlü resmine kadar zarif bir paket içine yerleşmişti. Daha kitabı okumaya başlamadan arka kapakta gözüme çarpan, "İlyas ya da İlias olarak doğmak senin seçimin miydi? Yaptığın tek seçim işkencede konuşmak olmuş, ama öldürttüğün adamın oğlu sana düşman değil. Seçmediklerinle suçlanırken seçtiğin hatadan bağışlanmışsın. Ne yaşam ama!" alıntısı ise şimdiden heyecanlı ve düşündürücü bir okuma serüveninin başlayacağını muştuluyordu.
Üç yüz otuz dokuz sayfalık okuma yolculuğum boyunca sık sık "işte edebiyatın dönüştürücü gücü" diye düşündüm. Yazar, bir okur olarak beni roman kahramanı mimar Fatih'le birlikte yeni bir öğrenme sürecine sokuverdi. Ben de Fatih gibi ilk önce, Türk-Yunan ilişkileri, yaşanılan savaşlar, krizler, ölen binlerce insan hakkında bana öğretilenleri savundum. Hırslandım, kızdım, öfkelendim. Kendimi zaman zaman aptal gibi hissettim. Okudukça yeniden kızdım, yeniden duruldum ama sonunda bize öğretilenleri sorgulamaya başladım.
Eryümlü, Fatih'e ve bana önce bakmasını öğretti. Sonra gezdirdi. Araştırmanın tadını yaşattı ve nihayet yeniden ve yaşayanlardan öğrenmeye başladık.
Ülkem, Avrupa, Yunanistan, hatta dünya halkları hakkında öğrendiğim her yeni gerçek Fatih gibi beni de çok sarstı, ama her sarsıntıda, hem kendim, ülkem, tarihim hakkında yeni şeyler öğrendim, hem de yaşamlarımızı yeniden gözden geçirdim. Nasıl öğrenmemiz gerektiğini, dili, dini, ırkı, rengi ne olursa olsun halklara anlatılan resmi tarihlerin sadece yönetenlerin işine geldiği gibi kurgulandığı gerçeğiyle yüz yüze geldim. Yakın tarihimizi sadece okullarda ezberletilen bilgilerle öğrenmenin, başka ülkelerin insanlarına karşı oluşan duygu ve düşüncelerimizi nasıl belirlediğine şahit oldum. Aynı biçimde eğitilen başka ülke insanlarının da bizler hakkında oluşturduğu önyargıların pek de farklı olmadığını üzülerek gördüm. Zaman zaman kendimden utandım.Gezmenin, görmenin, insanları dinlemenin, önyargılardan kurtulmanın önemini bir kez daha anladım.
Kitabın ilk sayfasındaki Goethe'nin "Tarihi anlamayanlar onu bir daha yaşamak zorunda kalır,' sözlerinin gerçekliğini yüreğimde hissettim. Ülkeleri yönetenlerin çıkarları uğruna halkları gerçek tarih bilincinden neden ve nasıl uzak tuttuğunu ve gene kitabın girişinde yer alan "Tarih tekerrürden ibarettir" sözünün neden Türk'lere ait olduğunu yeniden fark ettim.
İnsanları etnik veya dini nedenlerle birbirine düşürmeye devam eden, para kokulu kanla beslenen uluslararası emperyal sermayenin bütün ülkelerde benzer senaryoları yaşama geçirdiklerine bir kez daha şahit oldum. Sakız'da gözyaşlarını akıtan oyunların, Çeşme'nin ya da dünyanın bir başka yerindeki herhangi bir bölgenin gözyaşlarıyla aynı olduğunu hissettim. Bir yandan  öğretilen "nefret" duygusunun  koşullar uygun olunca ne kadar  büyük bir hızla katlanarak büyüyebileceğinden korkarken, diğer yandan yaratıcılığın, anlayışın, sevginin, iletişimin insanda yarattığı mucizelere tanık oldum.Seçmedikleriyle suçlananların, onları  yönetenlerin yarattıkları sistemlerle ilişkisini yeniden sorguladım.
Bu romanda Eryümlü'nün akıcı, yalın diliyle, kurgusuyla ve anlatımıyla zihnimde yarattığı ezber bozduran tarihsel birikimine, felsefi derinliğine, doğanın rengini, kokusunu, yemeklerin tadını hissettiren edebi yeteneğine hayran oldum. Çünkü tarihi bilgilerin roman diline yedirilerek anlatımın kuruluktan ve didaktiklikten kurtarılması, büyük bir çaba ve birikim gerektirir. Çünkü diyalektik düşünce tarzını içselleştirmiş bir zihne ihtiyaç vardır.
Bu romanla, Çeşme'nin doğal güzelliklerini, tarihsel  geçmişini ve insanlarını  yeniden keşfettim. Zorluklara direnen ağaç olarak bilinen ve insan sağlığı için çok değerli olan  Sakız ağacından ismini  alan adayı, şimdiki zamanda ve geçmişte sokak sokak dolaştım. Kiliselerini, lokantalarını, kırlarını, evlerini gezdim. Adalılarla sohbet ettim, şarkılar söyledim.
Sakız'ın Gözyaşları'nı bitirdiğimde edebiyatın insanlığı iyiye, güzele, adalete, barışa doğru  dönüştürebilecek en değerli sanat dallarından birisi olduğu kadar, çok değerli bir eğitim aracı da olduğuna bir kez daha inandım.
Bir okur olarak hangi bilginin kimlerden ve nasıl öğrenileceğinin çok önemli olduğu günümüz koşullarında, resmi tarihe alternatif olarak kurgulanan, araştırmalara dayalı ve ezberlerimizi bozabilen edebi eserlerin çoğalması dileğimle Eryümlü'ye ve Pupa Yayınlarına çok teşekkür ediyorum.(NSS/BÇ)
Nevzat Süer Sezgin
(Bianet’te yayınlanmıştır)

YEDİ YEŞİL FİL



            İlk öykü kitabı “Hiçbir Şeyin Beklentisi” ile yazın dünyasında adı duyulan Gönül Çatalcalı, ikinci kitabı “Yedi Yeşil Fil” ile karşımıza çıktı bu kez.
            Bu kitap, isminden, ön kapağına, yazarın öz geçmiş anlatımından, içindeki öykülere dek beni sürekli şaşırtan ve okudukça mutlu eden  bir öykü kitabı oldu.
            Doğrusu, kitabı ilk gördüğümde “Yedi  yeşil Fil” ismi bende  bir çocuk ya da ilkgençlik kitabı çağrışımı yapmıştı. Ama kitabı elime alıp baktığımda; ön  kapak, biz okurlara  kadınları çevreleyen prangalara ve kadınların özgürlük taleplerine doğru bir yolculuğa çıkacağımızı, bu yolculuğu bazen keyifle, bazen de hüzünle yapacağımızı  hissettiriverdi.
Merakım arttı. Böylesine özenle hazırlanmış bir kitabı inceleyip de içini merak etmeyecek bir öykü sever  yoktur diye düşündüm. Ama beni daha çok meraka düşüren, yazarın   özgeçmişinin    başlangıç tümcesi oldu.
Gönül Çatalcalı,
“Dünya vatandaşı, Türkiyeli, Egeli, Akhisarlı, Karşıyakalı.”
  Kendisini dünya vatandaşı olarak tanımlayan eğitimci yazar, özgeçmişinin bir başka yerinde “yazıyorum, yaşıyorum” diye özetlemiş yazın serüvenini. Yani yazmazsa yaşayamayacak. Dünya vatandaşı olduğuna göre de   yerelden, evrensele uzanan bir bütünlük içinde yazacak. Bu tümcelerin bende yarattığı coşkuyu sürdürecek hatta artıracak başka satırlarla karşılaşıyorum sonra;
“Edebiyatın karasularında bir kabuk değiştirme yaşayan yazarın; orada, hayatın içinde ol-a-madığı kadar anarşist, karşı dur-a-amadığı kadar protest, dillendir-e-mediği kadar ödünsüz, görün-e-mediği kadar duyarlı, söyle-ye-mediği kadar eleştirel, kendisinin bile farke(d)-e-mediği kadar biriktirici” olduğunu öğreniyorum. Yazarına ilişkin çok geniş bir perspektif sunuyor bu satırlar.
Gönül Çatalcalı, yazmanın keyifli olduğu kadar, yazanı ve çevresini tüketen bir eylem olduğunu  savunarak, kendisini bir ‘zaman hırsızı’ olarak tanımlayıp zamanlarını çaldığı kişilere yapıtını armağan ediyor.
Pek çok kitabın yazarı tarafından en yakınlarına, sevgililerine, hatta yazarın yaşamından çıkıp gidenlere bile armağan edildiğine çok rastlarız. Ama  böylesi zarif  bir özeleştiriyle armağan edilenine ilk kez tanık oluyorum. Kitabın henüz içindekiler bölümüne bile gelmeden bana bu kadar çok düşünce ve duygu katan öykü yazarıyla pek fazla karşılaşamadığım için kitabı merakla okumaya koyuluyorum.
Yedi Yeşil Fil, 18 öyküden oluşuyor. Bazı öykülerin isimleri de kitabın ismi kadar şaşırtıcı geliyor bana. “Hışır Hışır”, “27 Numaralı Koltuk”, “Güneşle Ört Kendini”, “Bir Öykü Bile Değil( iken) Hayatım” gibi… O öyküleri daha önce okuyorum. Bir kez daha öyküleri okura merak ettiren en önemli etkenlerden birinin öykünün adı olduğunu, öyküye isim koymanın, doğan çocuğa isim koymak kadar değerli olduğunu düşünüyorum.
Kitapta bir öyküden diğerine geçerken yazar çeşitli düşünürlerden, şairlerden   alıntılar yapmış.
Adeta okura yol açmış.
Bu alıntıların içindeki Mevlana’dan alınan,
“Fakat sen ne şaşılacak şey, köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun” cümleleri belki de “Yedi Yeşil Fil” öykülerinin en belirgin iletisi.
Öykülerin  hemen  hepsi, yaşamda ilk bakışta görünmeyen, üzerinde pek fazla konuşulmayan ayrıntıların değeri hakkında. 

Öyküleri okuyup bitirdiğimde Sevgili Feyza Hepçilingirler’in   arka kapağa yazdığı her tümceye katılıyorum ve “Yedi Yeşil Fil”in yaratıcısı Gönül Çatalcalı’nın gülümseyen resmine gülümsemeyle karşılık verirken yakalıyorum kendimi. Yazarların aidiyet duygularıyla, yarattıkları eserler arasındaki bağın önemini bir kez daha düşünüyorum.
Bütün tamamlanmışlıkların, eksilmelerin,  gözyaşlarının,  ayrılık acılarının, sevinçlerin, aşkların  dünyanın her yerindeki insanlarda benzer duyguları yaşattığını bir kez daha hissediyorum.
            Gönül Çatalcalı ‘27 Numaralı Koltuk’ isimli öyküsünde ;
“Hayat zalim, buyurgan,  alt edici kötülükleri her yere, her şeye sinmiş, yağlı çamur gibi. Bir türlü söküp atamıyoruz onu yaşadığımız zamandan. Peşimizde kapkara lekeler bırakarak bizi izleyip duruyor. Zaman yıpratıyor. Tüm güzel ve coşkuyla başlayan ilişkileri didikleyip öğütüyor ve çirkinlik olarak kusuyor önümüze. Zaman yaşlandırıyor, zaman bel büküyor.Dün kahkahalarla güldüğümüze, yarın tebessüm bile edemeyecek kadar coşkusuz kılıyor bizi.
derken, vahşi kapitalizmin dişlileri arasında sıkışmış bireyin yaşam algısını  çok açık anlatıyor.
“Eksilen bir diş, yerini kan tadında bir boşluğa bırakır. Tükürürsün durmadan,  çalkalarsın ağzını. Hepsi tükendiğinde  yumuşak bir doku kalır geride.
Şimdi önünde boş bir defter gibi duruyor zaman. Akrep, yelkovan, dededen kalma pirinç  saat, zincirli  köstek, sen dokunduğun an başlayacak çalışmaya. Senin saatlerin… Sınırların olmadığı bir zamansızlıkta, on beş yıllık bir geçmişten geriye kalan tortuları süpür hayatın mazgallarına.
Üşüten iklimlere dönmenin bir yararı da yoktur artık.
Ağzındaki yumuşak doku mu? Nasırlaşır zamanla, üstüne bir de protez…” diyerek hayatın acıtan yanlarını sağaltan zaman olgusuna değiniyor ve ilginç metaforlarla çözümler üretiyor terkedilmişlik duygusu yaşayanlara.      
            Yazar, hemen her gün yaşanan, yaşarken doğalmış gibi görünen bireysel acıların, kaçışların, çözümlerin evrenselliğini edebi bir dille, didaktizme kaçmadan verebiliyor. Bu başarısını, birbirinden farklı öykü tekniklerini cesurca kullanmasına bağlıyor  ve bunu bir yazarın cesareti olarak algılıyorum.
            Gönül Çatalcalı bu öyküleriyle sanki yaşama olan saygısının  dökümünü yapıyor ve öykülerinin pek çoğunda, yaşamın değerini vurgulayan, umudu çoğaltan iletiler veriyor.
Yalın,  ipek gibi şiirsel bir dille.
Yalnızca köpüğü değil, denizi de gördüğü ve gördüklerini, soluk soluğa okunan öykülere döktüğü için Gönül Çatalcalı’yı kutluyorum.  


Yazan: Gönül Çatalcalı
Tür: Öykü,
Yayınevi: İlya, 127 sayfa


Nevzat Süer Sezgin
05.05.2009
 (Cumhuriyet Kitap Ekinde yayınlanmıştır.)